Aylık arşivler: Ocak 2016

YENİKAPI TRANSFER NOKTASI VE ARKEO-PARK ALANI AVAN PROJESİ HAKKINDA “DÖKÜNTÜLERİM”…

 

YENİKAPI TRANSFER NOKTASI VE ARKEO-PARK ALANI AVAN PROJESİ

HAKKINDA “DÖKÜNTÜLERİM”…

Dr. Cemil ÇAKMAKLI

25.07.2011

 

Yeni tanıştığım bir konu hakkında “düşüncelerim“ oluşamayacağı için başlık “döküntü” oldu… Doğrusu bu…

Döküntülerin düşünceye, düşüncelerin tasarıma dönüşmesi için daha kırk fırın e(k)mek yemek lazım.

 

İlk “döküntü” yaklaşım hakkında…

Bu projeye alışılageldik planlama ve tasarlama yöntemleri ile yaklaşmamak lazım.

Anlaşılıyor ki bu proje; İstanbul’un geleceğinin aranması esnasında değil; Yenikapı, Aksaray, Taksim ve Marmaray hatlarının kesişme noktasındaki bir transfer çözümlemesinden doğmuş… Daha sonra arkeolojik bulgular arkeo-park boyutuna taşımış projeyi.

Bu yüzden bu eklektik yaklaşım yerine; -oluşmuş duyarlılıktan istifade- İstanbul’un olabildiğince bütünüyle ve geleceği ile ilgili bir yaklaşım benimsenmeli öncelikle.

Şehir içi ulaşım sorunlarını çözme yaklaşımı kısırlığından, İstanbul’u Türkiye’ye ve dünyaya açacak bir “Yenikapı” yaklaşımına sıçranmalı.

Bu Yenikapı; tarihi yarımadayı da gözeterek dünyaya dönük bir “merkez” olarak tasarlanmalı, bu amaca dönük fonksiyonlar geliştirilmeli…

Bu yaklaşım içinde şehir içi ulaşım sorunu kendiliğinden zaten çözülür.

İkinci “döküntü” İstanbul’un kent dışı ulaşımı hakkında…

Kent dışı ulaşım düğümleri çözülmemiş bir ulaşım planının, kent içi ulaşım düğümlerini çözmesi beklenemez.

Bu yüzden, bu proje hiç değilse Bizans’ın Theodosius Limanı ile yaptığını yaparak, Türkiye’nin batısını denizden İstanbul’a bağlayacak bir liman içermelidir.

İDO iskelesi bir “Güney Limanı”na dönüşmelidir. Bu “Güney Limanı”, belki bir gün Karadeniz şehirlerini İstanbul’a bağlayacak bir “Kuzey Limanı” projesini bile doğurabilir.

Üçüncü “döküntü” kent içi ulaşım hakkında…

Halen İstanbul’da Zeytinburnu, Aksaray, Sirkeci, Kabataş, Taksim gibi raylıdan raylıya aktarma merkezleri var. En gelişmişi olan Zeytinburnu’nda 3 raylı sistem kesişiyor. Yenikapı transfer –aktarma- merkezi mevcutlardan farklılaşmalı ve sadece raylıdan raylıya değil; her ulaşım aracından her ulaşım aracına aktarma yapabilmeli.

Geleceğin transfer istasyonu; kara, deniz, hava ulaşımlarını birbirine bağlayabilmeli… Bu yüzden şehirlerarası ve şehir içi deniz ulaşımını sağlayan ve yukarıda değinilen Güney Limanı’nın yanı sıra hava trafiğini de bu noktaya ulaştıracak ve diğer ulaşım sistemlerine bağlayacak, -bugün değilse bile gelecek on yılda bir zorunluluk olacak olan- bir “heliport” un projeye eklenmesi düşünülmelidir.

Dördüncü “döküntü” insan transferinden, eşya transferine sıçranması hakkında…

Bu transfer noktaları sadece insanları transfer ediyor. Oysa şehrin bir ucundan diğerine giden insan veya şehir dışından gelen insan valizini veya valizlerini nereye koyacağını bilemiyor. Oysa, Maslak’tan Halkalı’ya gidecek insanın valizi de transfer edilse; Maslak’ta verse, Halkalı’da alsa güzel olmaz mı?

Bu yüzden, transfer noktaları sadece insanları değil; kişiye bağlı eşyaları da transfer edebilmeli, bu konu da yeni bir “ürün” olarak geliştirilmeli…

Beşinci “döküntü” yaya trafiği ve bisiklet yolları hakkında…

Yenikapı ve periferisi dünyaya dönük bir turizm kapısı ve merkezi yaklaşımıyla planlanacaksa; Yalı Mahallesi bir turizm mahallesine dönüştürülecekse; tarihi yarımada kesintisiz bir yaya yolu ile donatılmalı. Örneğin, Hotel Vlanga (Langa)’dan çıkan sırt çantalı Hans ve Erika, Yenikapı’dan çıkıp bütün gün Ayasofya, Sultanahmet, Topkapı, Balat ve Süleymaniye’yi dolaşıp akşam tekrar Yenikapı’ya dönebilmeli. Bu güzergahta bir yerden alınıp başka bir yere bırakılan bisikletler için “Velopark” lar yapılmalı.

Tarihi Yarımada’da otobüslerle “nokta” görmek kısırlığı, dolaşarak bölge görmek zenginliği ile yer değiştirmeli.

Zaten Tarihi Yarımada’ya artık değil otobüs, hiçbir araç sokulmamalı; bölge yayalara teslim edilmelidir.

Altıncı “döküntü” arkeo-park hakkında…

Yenikapı’da inşaat hafriyatın arkeolojik kazıya dönüştürülmesi, nereden nereye geldiğimizi gösteriyor. Umutlandırıyor bizi, mutlu ediyor.

Ama; “dahası” lazım…

“Dahası” insanlığın geleceğidir.

Bu arkeo-park, gemi buluntularının konserve edilip sergilendiği bir park olmamalı kuşkusuz.

Megaralılardan, Traklara, Friglerden, Bitinyalılara, Cenovalılardan, Venediklilerden Romalılara, Haçlılardan, Osmanlılara ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan bir temalı tarih parkı düzenlenmeli; ekolojik geçmiş ve sosyolojik akış mükemmelce sentezlenip okunaklı hale getirilmelidir.

Kazılarda ortaya çıkan; 7 bin yıllık tatlı su canlıları tabakası, Marmara, Karadeniz, Hazar kardeşliği ve bugünkü Karadeniz-Marmara ekosistemi bir “oşinarium” ortamında görünür hale getirilmelidir. Belki de Boğaz’ın meşhur alt ve üst akıntıları bile canlandırılmalıdır.

İskenderiye’den gelen hububat için kullanılan Theodosius Limanı; etrafındaki ambarlar, değirmenler, fırınlar ile tematize edilmeli, tarih ayağa kaldırılmalıdır.

Dahası, bölgedeki “Bahariye Mevlevi hanesi” odak alınarak; Selçuklunun Osmanlı’ya, Osmanlı’nın bize miras bıraktığı “Sufi” hazinesi burada tüm insanlığa görücüye çıkarılmalıdır.

Sonuç olarak, burada köksüz, geçmişsiz dünya metropollerine nispet yaparcasına –adeta inadına- “Köklü İstanbul” vurgusu dibine kadar yapılmalıdır.

Yedinci “döküntü” fizibilite hakkında…

Bundan böyle planlanacak her kentin en az iki temel zorunluluğu olacaktır.

  1. Ekolojikleşmek, doğaya ve onun döngülerine uyar olmak,
  2. Her eylemi ürünleştirmek…

 

“Ürünleştirmek” çok önemli, çünkü ürün tanımı olmayan hiçbir şey üretilemez. Gideri bilinmez geliri bilinmez.

Ürün tanımlaması olmayan bir kent de tasarlanamaz.

Bu yüzden; bu projede önce ürün tanımları yapılmalı ve bu ürünler ekolojik süzgeçten geçirilerek tasarlanmalıdır.

Kısaca, tasarıma ekolojik ve ekonomik unsurlar temel alınarak yaklaşılmalıdır. Aksi takdirde “sürdürülebilir” bir proje ortaya çıkmaz, “süründürebilir” bir proje ortaya çıkar…

Bu “döküntü” notunun sonunda; dileğimiz, “döküntülerin” düşünceye, düşüncenin tasarıma, tasarımın gerçeğe dönüşmesidir.

Reklamlar

Mekansal Planlama Yazıları

devre

KONUT EKONOMİSİ..

Cemil Çakmaklı hem yazdı, hem yazdıklarının yasalaşması konusunda çalıştı.Konut Ekonomisi yazısını, hazırlanmasında görev aldığı ” Toplu Konut Kanunu”n çıkmasını müteakip 1984 yılında yazdı.

devre

ANTALYA DÖNÜŞÜM PROJESİ (ADP)

Cemil Çakmaklı proje tasarladığı ve yatırım yaptığı her bölgenin genel sorunları ile de uğraştı.Yatırım yaptığı Antalya’nın yanlış yönde geliştiğini ve bir dönüşüm projesi ile yeni bir yöne doğru geliştirilmesi için Antalya Dönüşüm Projesini hazırladı ve yayınladı.

devre

YENİKAPI TRANSFER NOKTASI VE ARKEO-PARK ALANI AVAN PROJESİ

HAKKINDA “DÖKÜNTÜLERİM”…

devre

SANAYİCİ, YÖNETİCİ,AKADEMİSYEN CEMİL ÇAKMAKLI: İKTİSADIN HER ALANINDA…

SANAYİCİ, YÖNETİCİ,AKADEMİSYEN CEMİL ÇAKMAKLI: İKTİSADIN HER ALANINDA… (PANORAMA. 20 EKİM 1991)


Cemil Çakmaklı, bir koltuğa birkaç karpuz birden sığdıranlardan. DOKAP Topluluğu, BİAR ve “su cenneti” olarak tanıtılan Favori Otel’de ortaklık ve yöneticilik, akademik çalışmalar ve yönetim kurulu üyelikleri… Çakmaklı, çalışma felsefesini, çok önem verdiği “kentsel çevreyi” ve hedeflerini anlatıyor.

Toplumsal sorumluluğu üre­timde somutlaştıran bir kişi. Kendi deyimi ile “Yönetici Cemil Çakmaklı”… İktisatlı bir yö­netici… Kamuda proje uzmanlı­ğından, kendi projelerinin gerçek­leştirilmesine uzanan yolda bilinç­li bir yürüyüş… Dokap Topluluğu, Biar, Favori Otel gibi şirketlerin ortağı ve yöneticisi… Danışma Meclisi Üyeliği, Garanti Banka­sında Yönetim Kurulu Üyeliği… Akademik·çalışmalar ve yazarlık… Müteşebbis bir ruh… “Zengin de­ğilim, merak edilecek bir kişi de değilim” diyor kendisi hakkında… Oldukça mütevazı, abartısız… İşte Dr.Cemil Çakmaklı
Panorama: Özgeçmişinizi kısa­ca anlatır mısınız?
Çakmaklı: Ben 4 yıl önce Zon­guldak’ta doğdum. Üniversiteye kadar Zonguldak’ta okudum. Lisans eğitimimi, İstanbul Üniversi­tesi İktisat Fakültesi’nde tamamla­dım. Daha sonra İşletme doktorası yaptım.

İktisat Fakültesi’nin amblemi biliyorsunuz karıncadır. Siz de çalışkan bir karınca mıydınız?Çakmaklı: Herhalde çalışkan­dım. Ama daha önemlisi, İktisat eğitimini bilerek ve isteyerek seçti­ğim için arzuluydum. O dönemler­de iktisat eğitimi talebi şimdiki gibi değildi. Şimdi Türkiye artık başka bir yere geldi. Şimdi, iktisat ve iş­letme fakültelerine talep çok daha fazla.


Fakülteyi bitirdiğinizde kendi işinizi mi kurdunuz, yoksa başka bir işte mi çalıştınız?
Çakmaklı: 1969 yılından itibaren Devlet Yatırım Bankası ve diğer kamu kuruluşlarında yatırım proje­leri uzmanı olarak çalışmaya başla­dım. Giderek, bazı kamu projele­rinde sorumluluk aldım, yöneticilik yaptım. O yıllarda, ülkenin en bü­yük projesi olan Afşin-Elbistan projesinde yöneticilik yaptım. 1976’da kamudan ayrıldım. Sonra piyasada sanayi deneyimimiz başladı.

Peki niçin sanayi de, ticaret de­ğil?’
Çakmaklı: O dönem sanayi mo­da idi. Biz “baca kültürü” ile yetiş­tik. Ülkede sınai özlem çok yük­sekti. Herkes baca tüttürmek isti­yordu. Bütün duyarlı insanlar, o zamanın “azgelişmişlik” fobisinden bu yolla kurtulunacağına inanmıştı. Sanayi ve toplumsal sorumluluk iç içeydi yani. Ve bundan etkilenmemek mümkün değildi.

Bu girişimci ruhu Karadenizli­likten de kaynaklanıyor olabilir mi?
Çakmaklı: Belki… Ama ben önce toprağa bağlı; sonra atölye düzeni­ne geçmiş, üretken bir ailenin ço­cuğuyum. Üretim kültürü bizim oralarda, insana çocukken kazan­dırılır.

İlk özel girişiminiz nasıl gerçekleşti?
Çakmaklı: Etrafımızdaki insan­larla ve yurtdışında geliştirdiğimiz dostluklarla, 1976 yılında un üreti­mi hedefleyen bir projeyle başla­dık. 18 ayda realize edilen, 40 milyon lira tutarlı bir projeydi bu. Ama, Sınai Kalkınma Bankası’nın, Dün­ya Bankası orijinli bir fonu kullan­dırarak müteşebbis geliştirmeye ça­lışmasının da önemli rolü olmuştur bizim başlangıcımızda.
Sonra, kentsel altyapı ve çevre elemanları üreten tesisler kurduk. Bugün altyapı ve üstyapı beton ele­manları üreten iki fabrikayla ve ah­şap ve metal üretim tesisleriyle, DOKAP markalı 100’ü aşkın kent­sel çevre elemanı üretiyoruz.

Bu kentsel çevre fikri ve projesi nasıl gelişti?
Çakmaklı: Biliyorsunuz, Türk insanı kentlerini hazırlıksız yakala­dı ve adeta bastı. Baskına uğradı kentler. Şehirciler kent edebiyatı, müteahhitler apartman, çaresizler de “kondu” yapmaya başladı.
Ama, kent altyapısı ve çevresinin sanayisi doğmadı. Bu büyük bir hata oldu. Kentsel çevre sanayisi­nin doğmaması, kentlerimizi yaşa­namaz hale getirdi.
Ama, mesela Almanya’da, ta 1917’lerde kentsel çevre elemanları standardize edilmiştir. Bugün sade­ce o ülkede 1200 fabrika bu alanda faaliyet göstermektedir.

Hep kentsel çevreden söz edi­yorsunuz. Kendinizi “çevreci bir sanayici” olarak mı tanımlıyor­sunuz?
Çakmaklı: Hemen ve tereddüt­süz “evet” diyorum. Gerçi, bizim burada sözünü ettiğimiz “kentsel çevre”dir. Doğal çevreci yaklaşım­ların, ölçülü biçimde kente daveti­dir. Kente yerleştirilmesidir. Yak­laşımımızın özünde, çevre-kent-in­san üçlüsünün optimizasyonu yat­maktadır. Söz çevreden açılmışken eklemeliyim. Kanımızca, bugünün insanının dünya görüşünde ve dav­ranışında, insancıllık, çevrecilik, verimlilik, yaratıcılık ve zamana saygı dominant unsurlar olmalıdır.


Sizin topluluğunuzda bir de “FAVORİ Aqua Resort” diye bilinen, ülkenin ilk su cenneti diye tanıtılan turizm işletmesi var. Nereden geldiniz bu projeye?
Çakmaklı: Kentsel çevre üretici­liği bizi, rekreasyon teknolojisine, yani insanların yenilenmesini, din­lenmesini, eğlenmesini sağlayan sistemlere yöneltti. Teknik ve estetik arayışlara, Ürün ve konsept dizayn etmeye yöneltti. Bu su cenneti ve onu kavrayan re­sort otel projesi buralardan çıktı. Biz bunu, bir kentsel rekreasyon zincirinin ilk halkası olarak düşün­dük.

Bir de BİAR var topluluğunuz­da. Bilgi üretip pazarlıyorsunuz? Nasıl bir iş bu?
Çakmaklı: Son yıllarda, fütürist literatür, “enformasyon çağı”, “bil­gi toplumu” gibi deyimler üretti bi­liyorsunuz. Biz de yarınlara bak­mak zorunda olan insanlar olarak bunları anlamlı buluyoruz. “Bilgi”, üretilebilen ve pazarlanabilen bir metadır diye düşünüyoruz. BİAR,yerli-yabancı alıcılara ürettiği, ekonomik, sosyal ve işletmeye ait bilgileri sunuyor. Ayrıca, KAS’ın (Konrad Ade­nauer Stiftung) küçük ve orta ölçekli işletme eğitimi progra­mını da yürütüyoruz.

Sizin akademisyen yönünüz de var. Yazıyorsunuz da. Örneğin, Prof.Dr. Kenan Mortan’la “Kalkınma Ara­yışları” adlı bir kitabınız var. Çeşitli makalelerinizi de görüyoruz. Bu, iş haya­tıyla barışıyor mu?
Çakmaklı: Hem de çok barı­şıyor. Biz iş hayatımızda her­kesten çok, genel sistemle, bürokrasiyle, insanla, ürünle, olumlu-olumsuz birçok de­neyle karşılaşıyoruz. Bunların sistematize edilip ilgililerine aktarılması görevdir bence. Ülkede ilk “piyasa ekonomi­si” diyenlerden birisiniz. Neden piyasa ekonomisi? Çakmaklı: Ben, her şeyden önce şuna inanıyorum. Dün­yanın ve insanlığın en önemli varlığı insanların fiziksel ve düşünsel potansiyel enerjileri­dir.
Ve insanlar, bu potansiyel enerjilerini kurallı bir bağım­sızlık içinde kinetik hale getir­melidir. Bir enerji ve amaç se­ti olan insanın, bağımsız (ama kurallı bir bağımsızlık bu) bi­çimde yaşama katılmasını, ya­ratıcılığını ortaya koymasını, diğer faktörlere biçim verme­sini sağlayan ortamdır piyasa ekonomisi.
Kısaca, insana bağımsızlık ve yaratıcılık verdiği, demokratik ve katılımcı bir toplumun önünü açtığı için piyasa ekonomisi gereklidir diyorum.

Son olarak, hedefleriniz neler?
Çakmaklı: Ben çok iddialı bir ki­şi değilim, fakat hedeflerim var. Örneğin bir kentsel rekreasyon iş­letmeleri zinciri kurmak gibi. Ve dünyada tahsisli bir zamana sahip, eylemli insan olarak, zamanı iyi kullanmak, kullanabilir hale gelmek benim bireysel-teknik he­deflerimin başındadır.

Dr. Sadi Uzunoğlu

100. Yıl Vakfı Başkanı Dr. Cemil Çakmaklı ilk kez PUSULA’ya konuştu..

100. Yıl Vakfı Başkanı Dr. Cemil Çakmaklı ilk kez PUSULA’ya konuştu..

100. Yıl Vakfı Başkanı Cemil Çakmaklı ilk kez PUSULA Dergisi’ne konuştu. Derginin Ocak sayısında yayınlanan Cemil Çakmaklı – Ali Rıza Tığ söyleşisini aynen yayınlamaya karar verdik. Çünkü yöre kültürü açısından altı çizilmesi gereken son derece önemli, ciddi ve değerli olan bu sözlerin yanında, bir o kadar daha önemli olan saptamaları bulacaksınız. Okuyun bize hak vereceksiniz.

devre

Hayatı ve Zonguldak öyküsü…

  • Çocukluğum…

Babamlar altı kardeştir. Hepsinin de altışar çocuğu var. Ben rahmetli Hüseyin Çakmaklı’nın altı çocuğundan biriyim.Ama ben şanslı bir çocuktum.

Toprağa ve o toprağın bilgesi büyüklerin yönettiği kalabalık bir aileye doğdum. Bizi sevgiyle büyütüp, çalıştırıp, denettirip eğittiler.
Bizde çocuğu ana, baba yapar, babaanne, beybaba büyütür. Ana baba gençtir, acemidir, çünkü.
Oysa büyükler kıçı boklu çocuğa hem bey deyip sosyal sorumluluk yüklerler, hem hayvan güttürüp, at baktırıp, ağaç diktirip çalıştırarak eğitirler.
O yüzden, ben bütün tarımsal prosesleri çalışarak, yaşayarak öğrendim.Deneyerek öğrendim.
Elimle öğrenmeyi öğrendim.

Diğer yandan; kulakları çınlasın dayım Alaaddin Köktürk, EKİ’de müdürdü. Fener’de otururdu. Evinin bütün duvarları kitaplıktı. Onun kütüphanesinde büyüdüm. Beni altı yaşından itibaren sistemli biçimde okuttu. İlkokuldan, üniversiteye hiç elini çekmedi benden. Masalla başladı, felsefeyle bitirdi. Kısaca; sığır güderken, masal okudum, harman döverken, felsefe yaptım.
Hem doğal hem sentetik eğitim gördüm ben.

Çocukluğumuz ağlamakla geçti.

İlkokul bitince; ortaokula gidilecek. Bana Çelikel’in yanında akrabalara yakın nohut oda, bakla sofa bir ev tuttular. Onbir yaşında yalnız kalmayı öğrendim. Geceleri korkar, lambayı söndüremezdim. Annem haftada bir gelir, yemeğimi, temizliğimi yapardı.
O geri dönerken, ben arkasından Soğuksu Pazaryerine kadar ağlaya ağlaya giderdim.
O ağlar, ben ağlardım.
Ağlamak Zonguldaklıya yabancı değildir zaten… Zonguldak’ın sosyolojisi gözyaşıyla karılmıştır. Adam ocağa gider, bir ay sonra döner. Karısı gider bakkala hesap açtırır, borca yazdırır, gaz, tuz, bez alırdı. Adam gelir, bakkala borcu öder, kalanla bir şişe rakı alır, sağ salim dönmenin sevinciyle bir subaşında içer, “vov de” çeke çeke eve giderdi.
Gidenler bazen de; bayraklı EKİ arabası ile dönerdi.
Beycuma’ya her ay mutlaka bir EKİ arabası gelir, içinden birkaç tabut inerdi.
O çamurlu sokaklarda ölenlerin, kadınları, anaları, bacıları kendilerini yerlere atar, bağrışırlardı.
Onlar ağlar, biz ağlardık.
Çocukluğumuz madencilerin arkasından ağlamakla geçti.
Sosyolojik altyapımız ızdırapla doludur bizim. Madenin ağır şartları bizim köylerimize bütün ağırlığıyla çökmüştür. İnsanlar gülemez, oynayamaz, hayata neşeyle bakamaz, hep risk vardır hayatında çünkü…
Zonguldaklı erkeğin rüyası göçük, karısının rüyası tabuttur.

Ufuksuz yapamam.

Ben ormanlık tepelerde büyüdüm. Bulutlara yukarıdan bakar bizim tepeler.
İşte o yüzden ben ufuk olmazsa bir yerde oturamam. Her yer de, uzağa bakmayı seviyorum.
Ufuk alışkanlığı bir çocukluk mirası bana.
Bi rde; çalışmadan duramam.
Doğduğumuzdan beri bir işe yaradık biz. Yürüyebilen her çocuk bir işe koşulurdu bizim küçüklüğümüzde.
O yüzden “el ulağı” derler küçük çocuklara bizim oralarda…
Giderek; toprakla, doğayla, üretimle bütünleşirsin. Çeşitlenirsin. Bu çeşitlenme, en güzel öğrenme biçimidir.
Doğa insanı; “kavanoz insanı” olmaktan uzaklaştırır. Doğa da büyüyen çocuk avantajlıdır. Çünkü inanılmaz çeşitlilikte bir deney birikimi vardır.
Her toprak kendi ürününü yetiştirir…Hangi topraktan çıkan fasulyeyi, domatesi, mancarı yersen, hangi buğdayı yersen, o toprakla bütünleşirsin.
İnsanla toprak arasındaki alış-veriş kimyasal bir ilişkiye dönüşür. İnsan hangi doğada, hangi ekosistemde yetişirse, bütün senkronizasyon ona göre oluyor. Bir insanın sosyal çevresi, ekolojik çevresi, insanın dokusunu oluşturuyor.
Lezzet dediğin şey de budur zaten. Her toprak kendi ürününü yetiştirir.
Toprak seni, sen toprağı bütünlersin.
Onun için bir yere ait olmak önemlidir. Bu ekolojik bir gerçektir.
Bir yere ait olmak ve sevmek rasgele bir laf değildir.
Eğer senin kimyan tutuyorsa, o ortamla, o iklimle, o klima ile o toprakla, sen orayı seversin, oraya gidersin. Bu biyolojik, ekolojik bir iştir. Rast gele “ben burayı seviyorum” olmaz.

En rahat Zonguldak’ta uyuyorum.

İnsan hangi iklime doğmuşsa, hangi toprağa basmışsa, hangi ürünle beslenmişse, bütün bunlar insanın kimyasını oluşturuyor.
Göçlerden oluşan sosyolojik sorunlar, genellikle ekolojik temelsizlikten kaynaklanır.
Zonguldaklı olmak demek, tabiî ki tek başına burayla ekolojik bağları olmak değildir ama, önemli bir sevgi unsurudur sadece.
Ben hâlâ, en rahat Zonguldak’ta uyuyabiliyorum. Nerde olursam olayım, hala anamın bahçesinden gelen sebzeleri yiyorum. Zonguldak’a gitmeyi, orada olmayı seviyorum. Zonguldak’ı; eğrisiyle, doğrusuyla, yanlışıyla sevmekte önemli bir iştir. Bir yer, bir hayat, bir insan en güzel olunca, her şeyi tamam olunca sevilmez sadece… Eksiğiyle de sevilir.

Zonguldak endemiğiyiz.

Sadece o bölgeye has olana, bitkilere ‘endemik ‘ derler. Biz Zonguldak endemiğiyiz.
Orada büyümüşüz. Başka yerlerdekilerden farkımızın olması doğal. Zonguldaklı olmuş olmak, önce ekolojik, sosyolojik ve biyolojik bir gerçekliktir. Zonguldak sevgisi de buradan doğar. Daha sonra ilişki, yararlanmaya dönüşür. Bir yerin yararını sever insan.

Kavga DOKAP’la başladı.

Devlet’te görev yaptığım yedinci yılda, 1976 Yılında ayrıldım. Oysa kısa sürede yükselmiş, Afşin-Elbistan Proje Yöneticisi olmuştum. Zonguldak’ta ilk defa un fabrikasını (Dokap Gıda) kurduk. 1976’da başladık, 19 ayda bitirdik. 1977–1978 de ciddi bir kavgaya, Dokap Yapı işine girdik.
O dönem Zonguldak’ta denizden kum alınıyordu. Denizden kum çakıl alınması yasaklanması, hem kaçakçılık açısından, hem deniz tahribatı açısından önemli bulunuyordu. Bu işe son vermek için İl Özel İdaresi’nin desteği, ricasıyla o işi yaptık. Dönemin Valisi Nevzat Ayaz’dı. Zonguldak’ta bizim kavgamız ilk o zaman başlar. Zonguldak’ta bu işi İstanbul’dan gelen tekneler yapıyordu… Vilayet kıyı emniyetini sağlamak ve doğa tahribatını önlemek için denizden kum alınmasını yasakladı. Kızılca kıyamet koptu tabi.
Ama Zonguldak Kıyıları kurtuldu.

Bu ilk kavgaydı..

Daha sonra da; Zonguldak’ta haklı kavgalardan hiç kaçmadık.

Danışma Meclisi yılları,

Ben, Ankara’da, akademik çalışmalarımı da sürdürürken, bir gün bir telefon geldi. Askerler, ihtilalden sonra mecliste kurdukları ekonomik konseye beni de çağırdılar. Haftada bir gün diye başladık. Türkiye’nin yeni ekonomik düzenini oluşturmaya döndü çalışmalar. Daha sonra; Danışma Meclisi kurulurken, talebim olmadan, Danışma Meclisi Üyesi oldum. Plan ve Bütçe Komisyonu’nda idim. Esas benim Zonguldak’la ilgili etkin rolüm o dönem başladı. Zonguldak’ı yeniden tasarladık. Bayındırlık Bakanlığı ile 10 alternatifli plan hazırladık.

Temel sorun,

Temel sorun, Zonguldak’ın ekonomik altyapısı idi. Kömür çöküyordu, bölgede alternatif üretime ve istihdama ihtiyaç vardı. Ama temel altyapı yoktu.
Bu yüzden Karayolu, denizyolu ve demiryolu ulaşımını ele aldık. Devrek-Zonguldak, Karabük-Devrek, Devrek-Çaycuma-Bartın, Ereğli-Devrek yolları planlandı. Başlanmışlar hızlandı. Mülkiyet altyapısı ile ilgili çalışmalar başladı. Kamu mülkiyetli işletmelerden özel mülkiyete dayalı sanayi-tarım gelişim stratejisi belirlendi. Zonguldak’ın sanayi, tarım yerleşme deseni yeniden planlandı.

İkinci adım,

Zonguldak’ın sosyolojik altyapısı yoktu. İnsanlar maden işçiliğinden başka bir şey yapmamışlardı. Girişimci yoktu, müzik yoktu, folklor yoktu… Herkes kurtarıcı bekliyordu. Sivil inisiyatif yoktu.
TRT arşivlerinde 100’ü aşkın eser bulduk. (Zonguldak-Bartın-Karabük) Zonguldak kına gecelerinde güzel oyunlar vardır. Erkekler oynamaz ama kadınlar güzel oynar. Biz de o zamanki Kültür Bakanlığı’na görev verdirdik. Zonguldak’ın folklorunu araştıracak bir çalışma başladı. Dirgine’den Ereğli’ye tarama yapıldı. Folklor zenginliği ortaya çıkarıldı. Zonguldak’ın ilk kez folkloru oldu. Okullarda bu oyunlar oynandı.
Diğer yandan Zonguldak’ta girişimcilik konuları anlatılmaya, işlenmeye başlanıldı.
Kısaca; maden işçiliği bitiyordu, bölgeye sahip çıkacak, girişimci, özgüvenli, yeni bir bölge insanı gerekliydi. Zonguldak Madencisinin şerefli geçmişinden ve üreticiliğinden, girişimci, kendi göbeğini kendi kesen, bir Zonguldak insanı çıkarmalıydık.

Vakıf kuruluyor

Sosyolojik atılıma ihtiyaç vardı. Bu kamu desteğiyle olmazdı. Bir sivil toplum örgütü kurmak lazımdı. Zonguldak Vakfı’nı o yüzden kurduk. Bu vakıf, Zonguldak’ın ekonomik ve sosyolojik gelişiminin önünü açacak çabalarda bulundu. Vakıfta; Mehmet Tezer, Davut Fırıncı, Ruhi Cöbekoğlu, Mehmet Zeki Hacıkulaoğlu, Ünal Çakmaklı, Hüseyin Şeker gibi sivil toplum önderleri vardı. Erdal Şeker, Sait Yıldırmak gibi o zamanın genç idealistleri vardı. TTK, Sendika, Zonguldak Belediye Başkanları, Bartın, Karabük, Ereğli, herkes işin içindeydi.
1981–87 Yılları arasında Zonguldak’ta ilk defa, adı festival olan festivaller yaptık. Bir ay sürerdi. Zonguldak’ın ekonomisi tartışılırdı. Sosyolojik özellikleri tartışılırdı. Karabük, Bartın, Ereğli, Devrek, Çaycuma’sıyla herkes konvoylarla Zonguldak Merkeze gelirdi. Bir tek festival yapıyorduk. Şimdi her ilçenin bir festivali olmuş, bu yanlış. Biz, Zonguldak’ın ekonomik ve sosyolojik dokusunu ortaya çıkartmak ve birliğini güçlendirmek için festival yapıyorduk. Şimdi ki gibi konser için değil.
Ülke çapında, resim, hikâye yarışmaları yapardık. Kültürel, sanatsal tüm etkinlikler yapılırdı. Müzik vardı. Sadece şarkıcı-türkücü değil, operalar tiyatrolar gelirdi.

Merkez Bakacakkadı.

Vakfın bir merkezi olsun istedik. Zonguldak’ın tam ortası olsun dedik. Haritayı önümüze koyduk. Pergelin ucunu Bakacakkadı’ya koyunca tam 70 kilometrelik bir mesafe Bartın, Karabük, Ereğli tüm ilçelerin merkez içine aldı. Ve bu merkezde Zonguldak’ın bir kültürel buluşma noktası planlandı. Vali İsmet Metin döneminde son bölümleri yapılan ve Özel İdare’ye işletmeye verilen100. Yıl Tesisleri’nin projesi bizim 1980’li yıllarda yaptığımız projedir. Buranın temeli 1982’de atılmıştı. Hem kamunun desteğini aldık, hem de Zonguldak’lı gerçek kişi ve kuruluşlar yatırımlarıyla katkıda bulundu. Bazılarının engellemelerine rağmen tamamlandı.
Biz 100. Yıl da sera da organik mesela tarımı daha o tarihte denedik. Minnacık sera bölgeye örnek oldu. Şimdi Bakacakkadı serayla doldu. Ancak; bölgede doğal üretim, organik tarım güçlendirilmeli. Bizim hala elmalarımız ağaçlarında çürüyor. Bu yüzden organik depolama ve pazarlama şirketlerine acilen ihtiyaç var.

Üçe bölündük ;

70 kilometre çapında bir il, sonra üçe parçalandı. Türkiye’de kendinden üç il çıkan başka bir il yok.
Kaderleri aynı, aynı ırmağın kenarında, aynı havzayı üçe bölmek hiç kimsenin hayrına olmamıştır. Problemler yerinde durmaktadır. Bölünmeyle problem çözülmez. Problem ancak tespitle, teşhisle, doğru strateji ile çözülür. Bu bölünmeden, ne bölen ne de bölünen fayda görmedi. Bölünmeden ders alamayanlar, tek festival varken, her ilçede bir festival yaptılar. Bir kentin bir kimliği olur. 50 tane kimliği olmaz. Çok güçlü olursun da hepsini yaşatırsın.

Filyos Vadisi projesi,

Filyos Vadisi, Batı Karadeniz’in tek vadisidir. Çarşamba Ovası’ndan sonra böyle bir vadi yok. Bu vadinin arkası Ankara’ya uzanır. Yenice Yolu, Bartın Yolu, Zonguldak Yolu benim Plan Bütçe Komisyonu Başkanlığım döneminde kavga, gürültüyle yapıldı. Amaç, Kardemir ile Erdemir’i birbirine bağlamak. Yassı mamul ile yuvarlak mamulü buraya taşıyıp, buluşturmaktı.
Filyos’a bir liman yapmak amacındaydık.
Filyos Projesi, Türkiye için önemli ve doğru bir projedir. İç Anadolu Ticaretini, Ankara’yı denize açacak bir projedir. Köstence’yle bağ kurarak, Anadolu’yu Avrupa’ya bağlayacak bir projedir.

Filyos Projesi’ni biz yaptık.

Bir sürü sektörde proje yapmış biri olarak, bu planlamayı bizler yaptık. Filyos Vadisi Projesi aslında 100. Yıl Vakfı’nın ürünüdür.
Eninde, sonunda, bu proje hayata geçecek. Ama vadiyi elden kaçırmazsak.
Bu vadinin ucuna bir liman yapacaksın, demiryolunu ya hızlandıracak, ya da çift hat koyacaksın. Karayolu ağını tamamlayacaksın. Vadiyi tümüyle imarlayacaksın.
Ereğli-Devrek arasında ortasında demiryolu olan bir karayolu olacaktı. Şimdi karayolu yapılıyor. Ama projede ortada demiryolu vardı.
Filyos Vadisi Projesi, değil Zonguldak’ın, İç Batı Anadolu’nun projesidir. 25 yıl önceki düşüncelerin yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Bu Vadi’nin kaybolmaması için Filyos, Saltukova, Çaycuma, Bakacakkadı, Gökçebey, Devrek’in mücavir sahalarını birleştirip bir imar planı yapmaları gerekiyor. Yol açıldı, etrafı hemen evlerle doldu. Tünel gibi oldu. Vadi, yanlış yerleşme ile elden gidiyor.
Zonguldak’ın tümü bu vadiye muhtaçtır. Ereğli’nin büyüyebileceği bir yer yok.
Filyos Vadisi 1980’li yıllardan beri Türkiye’nin gündemindedir. Projelendirdik, tartıştık. Yollarının yapımına daha o zaman başladık.
Zonguldak’ın ekonomik altyapısının somutu budur. Hala başka bir yerleşme deseni alternatifi yoktur. Kömür, demir-çelik teknolojisi, Zonguldak’taki haliyle 25 yıl önceden ömrünü doldurdu.
Kömürden vazgeçmeyelim ama artık kömür sübvansiyonla, zararla ite kaka 10 bin kişilik istihdam sağlıyor. TTK’da iş bulanlarla bulamayanlar arasında ciddi bir sıkıntı doğmaya başladı. TTK, Zonguldak’ı kurtarıcı olmaktan çıktı.

‘Zonguldaklılık üst kimliğimiz’…

Zonguldak demek, Merkez İlçe demek değil. Tüm ilçeleriyle bir bütün Zonguldak. Zonguldaklılık ise bizim üst kimliğimizdir. Alt kimliğimiz Devreklidir, Çaycumalıdır, Ereğlilidir. Çünkü bir köyün ya da kasabanın tek başına bir problem çözme vasfı yoktur. Ne kadar çok bütünleştirirsen, sorunu o kadar azaltırsın ve çözersin.

Önce politika, sonra politikacı seçelim,

Her zaman tüm politikacıların Zonguldak’a faydası olmuştur. Az çok, doğru yanlış olmuştur. Geçmişte de, bu günde çok değerli iyi niyetli politikacılar geldi, geçti. Doğru olan şudur. Önce; bölgenin bir temel politikası olur, ekonomik, sosyolojik politikaları olur, sonra bölge insanı bunu benimser, buna göre, buna destek olacak politikacılar seçer. İşte ancak o zaman, politikacıları değerlendirebiliriz, iyi yada kötü diyebiliriz. Kısaca; bir bölgenin ekonomik, sosyal, kültürel temel politikaları yoksa ve seçmenleri bunu benimsememişse, orada ne yapacağını bilen verimli politikacı seçilemez. Bölgenin bir temel politikası oluşmamışsa politikacı kendi başına hizmet ediyor. Hastane işlerini çözüyor, postane işlerini çözüyor.
Bir bölgenin projesi yoksa öne adam katmanın da bir anlamı yoktur. Zonguldak kendine acilen, çoğunluğun üzerinde uzlaştığı projeler üretmek zorundadır. Ondan sonra, bu işi sen yaparsın diye adam seçmek ve parti seçmek kolaylaşır. Projesi olmayan bölge insanının, bir proje etrafında birleştiremediğiniz insanların, doğru siyasi tercihleri de olamaz. Çok iyi insanlar seçseniz de, kişi ne yapacağını bilmediği için sorun çözülmez. Bir bölgenin ihtiyaçları, dört-beş yılda bir değişmez. Süreklidir. Onun için önce politika, sonra politikacı seçelim.

Bugünlerin temel sebepleri,

Birinci sebep: Zonguldak’ta ekonomik çöküşün nedeni, sadece TTK’nın gerilemesi değildir. Kömürün, dünyada enerji sektörü içindeki nispi öneminin kaybolması, esas sebeptir.
Bizim pahalı maliyetlerimiz işi sadece dramatik hale getirdi. Yoksa kömüre dayalı Zonguldak yürümezdi.
İkinci sebep: Bu tehlike görüldüğü andan itibaren alternatif gelişme yolları ve alternatif stratejileri biz 1980’li yıllarda oluşturduk. Bölge insanı uyarıldı. Ama bu devam ettirilemedi. Bölge insanı ayağa kaldırılamadı. Çözüm üçe bölünmekte arandı.

Birlikte söylemeyi bilmeliyiz.

Büyük bir orkestra oluşturamadık. Çözüm için aynı besteyi, aynı şarkıyı yüksek sesle söylemek zorundayız. Verimli bir ekonomi istemeliyiz. Zonguldak’ın yaşanabilecek bir yer haline getirilmesini istemeliyiz. Dansı, folkloru istemeliyiz. Zonguldak orkestrasını teşekkül ettirmezseniz, güçlü, geçerli, kabiliyetleri ve niyetleri toplayamazsan bölgede hedef oluşmaz. Resmi inisiyatif, sivil inisiyatifi boğmuştur. Tek sıkıntımız budur. Kafalarımızı da resmi inisiyatif satın almıştır. O yüzden girişimcimiz, şarkıcımız, Türkücümüz yoktur. Onun için gazetecimiz kendi içinde dövüşür. Hepimizin bir özelliği var. Ama biz özelliklerimizi bir orkestraya değil, kör dövüşüne dönüştürme meraklısıyız. Ve giderek bu itiş kakış sevgisizliği, sevgisizlikte verimsizliği getiriyor. İtip kakarken enerjimizi kaybediyoruz. Oysa bu enerji bize başka hedeflerde lazımdır. Politikacının ulaşabildiği yerde, yani Ankara’da Zonguldak’ı kurtaracak imkân yok şimdi. Devlet küçüldü. Zonguldak’ta siyasi talepten başka talepler de olmalıydı şimdiye kadar. Zonguldak’ta tek belirlenme noktası, politikacı oldu. Tek istenen politikacı olmak oldu.

Eskiden okumayan iş bulur, okuyan geri dönerdi.

Eskiden her Zonguldaklı talebenin hedefi şuydu: Okuyacağım, EKİ’ye gireceğim, bir lojman alacağım, bir de şehirden kız alacağım. EKİ tek hedefti. Okusan da, okumasan da EKİ’ye gireceksin. Eskiden, Zonguldaklının okumayanı işçi, şanslı okuyanları da döner EKİ’de mühendis, memur olurdu. Ama Zonguldaklı, Zonguldak’ta kalırdı. Bugün durum daha vahim. Zonguldaklı dışarıya göçüyor. Bütün Türkiye’ye işveren Zonguldak, kendi evlatlarını gurbetçi yaptı. Okuyanlarda hiç geri dönmüyor.
Çözüm; son 25–30 yıldır yapamadığımızda… Girişimde, yatırımda. İster sanayide, ister tarlada, ister hizmette… Zonguldaklı girişimci olacak, bölgesine sahip çıkacak. Bu yüzden; bizim insanlarımız kendi girişimcilerini de alkışlamayı bilmeli artık. Engel, çengel olmayı değil, destek olmayı öğrenmeli artık.

Karamsar değilim.

Ben karamsar değilim. Çünkü o çözüm değil. Zonguldak’ın gecikmiş olma gibi bir kaybı var. Hala bu şehir Türkiye’nin en şanslı şehridir. Üretim, doğa, kültür. En mühimi Türkiye’nin en iyi niyetli, en temiz insanları burada. Ekonomik çözüm için; Zonguldak para kazanılır bir yer haline getirilmelidir. Mesela TTK para kazanamıyor, zarar ediyor. Zonguldak’taki sanayiciler para kazanamıyor. Çoğumuz, Beyazıt’ta dilenip, Sultanahmet’te sadaka veriyoruz. Dışarıda satıp kazanıp, Zonguldak’ta yatırım yapıyoruz. İşletmeler karlı olmalıdır. Daha da büyümelidir.
Zonguldak’ta verimli işletmeciliğin şartlarını oluşturmalıyız. Bir bölge kendi girişimcisini takdir etmezse, yatırım olur mu? Kendi sanatçısını alkışlamazsa o bölgede sanatçı olur mu? Kendi takdir ve taltif sistemimizi oluşturmalıyız.

Yaşanılır kent.

Zonguldak’ı para kazanılır ve yaşanılır bir yer haline getirmemiz gerekiyor. O zaman sorunlar çözülmeye başlar. Zonguldak yaşanılır olduğunda, okumuş insanlar geriye dönerler. Bir tek yerel şarkıcımız yok. Bir tek Zonguldak yemeği yapan lokantamız yok. Kendi ayağına çelme takan şehirdir Zonguldak… Önce kendi girişimcine sahip çık. Onların itibarını görünce diğerleri de gelir. Gelenler de; “burada bana değer verilir” derler. Koşarak gelirler.

Evin tosununu öküz yapmalıyız,

Kendi adamını büyütmeyen yer olur mu? Bizim köylerde bir laf vardır. ‘Evin tosunu öküz olmaz’ derler. Bölgenin insanını adam yerine koymazlar. Onu büyütmezler. Keserler bir yerde. Öküz dışarıdan gelecek illa.. Biz tosunlardan öküz yapmayı öğrenmek zorundayız. Başka çare yok. Başka öküzler gelip başka şeyler yapıyor ondan sonra.

“Benim” diyebilmeliyiz.

Zonguldak’ta biri çıkıp, kendi sanayicisine madalya mı verdi bugüne kadar?
Dışarıdan adam çağıralım, ama önce buradakilere dönüp bakalım. Bak orada Çanakçı, Hacıkulaoğlu, Yurtbay, İrfan Erdem, Beytom duruyor. Bak onların derdi ne önce.
Dışarıdan gelene kırmızı halı serilsin ama buradakine de sahip çıkılsın. Burada kömür çıkarana kaçakçı diyorsun, düzenle çalışma şartlarını, imkan ver, kaçırmasın.
Bir şehir kendi futbolcusuna, şarkıcısına, gazetecisine, işadamına yapmamalı bunu.
“Benim ayakkabım”, “benim elbisem” diyebilen insan, “benim futbolcum”, “benim işadamım”, “benim gazetecim”, “benim şarkıcım” diyebilmeli.
Bu aidiyet altyapısının eksiğinden kaynaklanıyor.

Zonguldaklılık kimliği yok.

Zonguldak’ta babasının doğduğu vilayetle kimlik arayan insan, Zonguldaklılığı bulamadığı için arıyor. Orada bir Zonguldaklılık kimliği oluşmuş olsa, herkes ben Zonguldaklıyım der. Bu kusur gene bizim.
Zonguldaklılık kimliği yok. Olmayan kimlik kullanılmaz. 

Beni şoven lider olarak görüyorlar.

Beni Zonguldak’ta bazıları şoven bir lider olarak görüyorlar. Hiçbir zaman da böyle bir iddiam olmamıştır benim. Benim bütün arkadaşlarım, oralı-buralıdır. Değil Türkiye’de dünyada bir sürü dostum var benim. Ben Zonguldak’ta birilerine karşı olmadım, sadece Zonguldak üst kimliğimin savaşını verdim ömrüm boyunca. Vermeye de devam edeceğim. Çünkü Zonguldaklılık kimliğini geliştirirsek hiç kimse başka kimlik aramaz, tüm şehir birlik olur o zaman. Ortak amaçların, ortak yararların insanı oluruz.
Ama öncelikli sorumluluk, bizim gibi bu kentle doğal bağları olan insanlarındır. Bu işi önce biz başlatmalıyız.
Tek başına olan hiçbir şey yaşamaz hiçbir yerde. Neden bir tek meşe ağacı yok bir yerde de meşe ormanı var. Çünkü onlar birbirini besliyor, koruyorlar. Doğanın koloni anlayışını, sosyolojik olarak gerçekleştireceğiz.

Sivil inisiyatif bilinci lâzım.

Zonguldak’a lider değil, sivil inisiyatif bilinci lâzım. O bilinç, liderini kendisi çıkartır. Liderlik için itişip kakışmadan önce; ortak yararlarda birleşmeliyiz. Hayvanlar bile böle yapıyor. Önce birleşip avlanıyor, sonra rekabet ediyorlar.
Bu doğanın kurallarını değiştiremezsiniz. Beraber yaşama bir gerekliliktir. Zonguldaklılık üst bilinci gereklidir. Zonguldaklılık üst bilincinin oluşmasında da ilk lazım olan, “ben Zonguldaklıyım” diyebilmektir. Önce Zonguldaklı olalım. Onun gereklerini yerine getirelim, sonra en iyimizi seçeriz.

Haydi Zonguldak !

Her millet tehlike anında birleşiyor. Birlikte el ele harbe gidiyor. Tehlike çanları çalıyor. Artık Zonguldak şarkısını, koro halinde söylemek zorundayız. Forza İtalya, haydi İtalya diye bağırıyorlar İtalyanlar. Biz de artık “Haydi Zonguldak” diyebilmeliyiz.
Zonguldak’ta, okullarda bile, bunları belletmek gereklidir. Çocuklara Zonguldak eğitimi verilmelidir. Zonguldaklılık bilinci geliştirilmelidir. Bıkmadan tekrar edeceğiz.
Tüm dernekler bu işte görevli olmalı. Belediyelerin asli görevidir. İl Özel İdaresi’nin, yol yaptım, boru döşedimin ötesinde, bir kültür politikası olmalı. Ben bunu iş edindim demeli.Biz yılmayız
Bütün bunları söylerken, insana çok alakasız, ilgisiz yakıştırmalarda da bulunabilirler. Bir kültür ortaklığı, davranış ortaklığı için bir vakıf kuruyor, bir merkez yapıyorsunuz, “kendine yapıyor, sonra el koyacak” diyorlar.
Ben 100. Yıl’a el koyacak olsam, gider orayı kendi işletmem yapardım, en başında kendime yapardım.
Bunlar nasıl akıllardır, anlamayız.
Anlamayız ama biz yılmayız.
Vali İsmet Metin, gel burayı işlet dedi. Ben Zonguldak’tan hiç iş almıyorum ki orayı işleteyim. Zonguldak’tan bir şey almadan Zonguldak’a vermeyi göstermeye çalışıyorum.
“Rol modeli” olmaya çalışıyorum.

Hep sevdim, hep seveceğim

Ben Zonguldak’ta gösterdiğim çabanın karşılığını alıyorum ve her türlü güzel ilgiyi görüyorum.
Dostum çok, anlayanım çok. Bu yüzden Zonguldak’a hiç kırgınlığım olmadı. İnsan doğuranına, var edenine kırılır mı? Benim varlık sebebim bu topraklar, bu insanlar. Onları hep sevdim, hep seveceğim.

devre

 

Basına Yansımalar..

Dr.Cemil Çakmaklı’nın basına yansıyan Yazı, Makale ve Röportajlarından Derlemeler..

devre

100. Yıl Vakfı Başkanı Dr. Cemil Çakmaklı ilk kez PUSULA’ya konuştu..

devre

BÜTÜN ZAMANLARIN DOĞRULARI

ASO Medya’da yayınlanmış bir makale..

devre

YARIM BİR PİYASA EKONOMİSİ

ASO Medya’da yayınlanmış bir makale..

devre

KÜÇÜK VE ORTA ÖLÇEKLİ SANAYİ İŞLETMELERİNDE

TESPİTTEN ÇÖZÜME DOĞRU …

ASO Medya’da yayınlanmış bir makale..

devre

SANAYİCİ, YÖNETİCİ,AKADEMİSYEN CEMİL ÇAKMAKLI :

İKTİSADIN HER ALANINDA… ( PANORAMA )

devre

ZONGULDAKLILIK ÜST KİMLİĞİMİZ ( Pusula )

devre

ÜRÜN DOKUSU VE DIŞ SATIMI ÜZERİNE …

ÜRÜN DOKUSU VE DIŞ SATIMI ÜZERİNE …

Bir ekonomide sınai, ticari ve spekülatif kesimlerin karları ve onların sıralaması, o ekonominin barometresidir. Sağlıklı ve dengeli bir ekonomide sanayi, en karlı faaliyet biçimidir. Onu ticaret izler ve en sonda rantlar ve spekülatif kazançlar vardır …•
Dr. Cemil ÇAKMAKLI ( Finans Dünyasında Nisan 1992’de yayınlanmış yazı )

Seksenli yılların başlarından bu yana dünya ekonomileri; verimsiz, kendine güvensiz ve dışa kapalı bir yapıdan, verimli, kendine güvenli ve dışa açık bir yapıya doğru değişmeye çalışmaktadırlar.
Bu değişime paralel olarak ekonomilerin, faktör fiyatları, faktör miktarını ve bileşimini belirleyen teknolojik düzeyleri çok önem kazanmış ve dış satımı belirleyen temel unsurları oluşturmuşlardır.
Son yıllarda tüm ekonomiler, faktör piyasalarını, faktör fiyatlarını ve ürün maliyet yapılarını dikkatle gözler olmuşlar ve bunlara yapılan müdahalelere duyarlı hale gelmişlerdir.
Faktör piyasalarına yapılan müdahaleler, ürün maliyetlerine yansıyarak ekonomilerin yapısal dokusunu dış satım ve rekabet gücünü doğrudan belirlerler.

Türkiye’de geçen dönemde rant ve spekülasyon kazancının temel nedeni olan istikrarsızlık ve spekülasyon sarmalında Türkiye ekonomik yapısı sağlığını kaybetmiş, faktör piyasalarını bozmuştur

Bazı iddialar, bazı sorunlar…
Türk ekonomisinin son 10 yılda alınan tedbirlerle yapısal bir değişim gerçekleştirdiği ve rekabet edebilir bir
yapıya kavuştuğu sık sık iddia edilmektedir.
Söz konusu sevimli iddiaların geçerliliğini ancak; ürün maliyetlerini etkileyen temel faktörleri inceleyerek değerlendirmek mümkündür. Gerçekten de; son yıllardaki Türkiye dış satımı, bir ekonomik yapı değişikliği sonuçlarına mı dayanmaktadır?
Yoksa, yakın geçmiş birikimlerinin önündeki tıkanıklıkları açıp, dışa göndermek başarısına mı dayanmaktadır?
Bugün gelinip dayanılan 14 milyar dolar eşiği; hangi ürün maliyet dokusu ile nasıl aşılacaktır?
Türk ekonomisi, gerçek bir dış satım ekonomisine nasıl dönüşecektir?
Bu sorular Türkiye’nin geleceğini belirleyecek sorulardır… Bu sorulara, önce ekonomik yapıyı ve istikrarı tanımlayarak, sonra faktör piyasalarını irdeleyerek cevap aramaya çalışacağız.

Kar barometresi
Bir ekonomide sınai, ticari ve spekülatif kesimlerin karları ve onların sıralaması, o ekonominin barometresidir.
Sağlıklı ve dengeli bir ekonomide sanayi, en karlı faaliyet biçimidir. Onu ticaret izler ve en sonda rantlar ve spekülatif kazançlar vardır…
Sağlıksız ve dengesiz bir ekonomide ise rantlar ve spekülatif kazançlar baştadır, ticari karlar onu izler, sınai karlılık ise en sondadır.
Bugün Türkiye’de bu son durum geçerlidir. Rantlar ve spekülatif karlılık yüksek, sınai karlılık ise çok düşüktür. Bu durum, ekonomiyi sağlıklı biçimde büyütmemekte ve dengeden uzaklaştırmaktadır. Denge bozuklukları ise, giderek sürekli ekonomik istikrarsızlığı getirmektedir. İstikrarı normal ve takip edilebilir bir gelişme çizgisi olarak, istikrarsızlığı ise, normal gelişme trendi etrafında aşağı ve/veya yukarı doğru olan şiddetli ekonomik oynamalar şeklinde tanımlayabiliriz.
Ekonomimizdeki dalgalanmaların artması, tüketici ve yatırımcıların ileriyi görme ve ileriye ait tahmin yapma imkanlarını ortadan kaldırdığı için, ekonomik karar alma sisteminin düzenli çalışmasını bozmakta, bu sistemin bozulması ise ekonomide istikrarsızlığı daha da hızlandırmaktadır.
Uzun dönemli tahmin yapma zorluğu kişileri uzun ve orta vadeli değil, kısa vadeli kararlara zorlamakta, kısaca, kararların yapısı da değişmektedir. Ekonomik dalgalanmalar, darboğazlar ve bu nedenlerle, kısa vadeli fırsatlar da yarattığından, kısa vadeli kararlar ve tercihleri karlı hale getirerek, yapısal değil, günübirlik bir ekonomik yaşam düzeni yaratmaktadır.
Özetlemek gerekirse, istikrarsız bir ekonomide yapısal ve temel değişikliklere yol açan uzun vadeli kararlara yer yoktur. Bu tür kararların savunulması, politikacılar için de son derece zordur. Batılı ülkelerin enflasyon üzerinde son derece hassas durmalarının temel nedeni, bu olgunun üretimi baltalaması, kaynakların dağılımını yapısal bozukluk yaratacak bir şekilde değiştirmesidir. Türkiye’de geçen dönemde rant ve spekülasyon kazancının ön plana çıkmasının temel nedenlerinden birisi, istikrarsızlık olarak görülmelidir. İstikrarsızlık spekülasyonu, spekülasyon istikrarsızlığı getirmiş ve bu olumsuz sarmalda Türkiye ekonomik yapısı sağlığını kaybetmiş, faktör piyasalarını bozmuştur.

Emek piyasasının fotoğrafı
Emek faktörüne ve piyasasına dönüp bakacak olursak; ücret üzerindeki vergi ve benzeri yüklerin yüzde 50’lere ulaştığını görürüz. Uygulanan ekonomik politikaların kaçınılmaz bir sonucu olan bu durum, özellikle emek yoğun sektörlerde maliyetleri yükseltici bir etki yapmakta, ekonomideki ileri ve geri bağlantılar kanalı ile toplam maliyet yapısını bozmakta, maliyetleri yükseltmektedir. Emeğin genel sanayi ürünleri maliyetindeki payı yüzde 30 düzeyinde olduğundan, sınai ürün maliyetleri, ücret sistemindeki bozukluktan dolayı yüzde 10’a kadar yükselmektedir. Emeğin vergilendirilmesi, sermaye yoğun teknikleri daha cazip hale getirmekte, işsizliği arttırmakta, sermaye talebi yolu ile tasarruf edilen kaynaklar üzerindeki baskıyı arttırmaktadır.

“Geçen yıllarda ara malı niteliğindeki demir, çelik, petrol gibi kamu ürünlerine yapılan zamlar, bir tür dolaylı vergi şeklinde uygulanmış ve ürün maliyetlerini artırmıştır”

Para ve sermaye piyasaları
Bir ekonomide, yatırımların getirisi ile reel faiz haddi arasında bir denge olmalıdır.
– Yatırım getirisi reel faiz haddinin altında ise, borçlanma azalır, öz kaynaklara dönülür, büyüme yavaşlar. Kaynaklar sınai büyümeden uzaklaşır, kayar.
– Yatırım getirisi ile reel faiz haddi eşitliği halinde, mevcut işletmeler özkaynak ve kredi arasında kayıtsız kalır, ancak bu denge yeni yatırım ve teşebbüsü teşvik etmez, çünkü müteşebbise ödenecek kar mevcut değildir.
– Yatırımın getirisi reel faiz haddinden büyük olduğu ölçüde, teşebbüs ve yatırımlar hızlanır. Borçlanma ve öz kaynak tahsisi artar, normal olanı da budur. Ülkemizde faiz hadleri dış ülkelere göre oldukça yüksek bir düzeydedir.
Bunun nedeni kaynakların verimli kullanılması değil, kamunun bütçe açığı ve tasarruf açığını kapamaya yönelik uygulamalarıdır. Bu durum, bir yandan hizmet dışı kesimlerdeki girişimleri ve girişimciliği baltalarken, öte yandan katma değerdeki sermaye payına paralel olarak, yüksek bir kredi / özkaynak yapısına sahip özel kesimde üretim maliyetlerini olumsuz yönde etkilemektedir. Genel olarak ülkemizde sanayi kesiminde sermayenin reel getirisi yüzde 20 dolaylarındadır. Dolayısıyla enflasyon rakamının buna ilavesi ile, elde edilen düzeyin üzerindeki kredi maliyetlerinin sınai yatırımları durduracağını söyleyebiliriz. Dış faiz oranları ile bu oran arasındaki fark, kamunun tasarruf yetersizliğinden dolayı maliyette yapısal bir yükseklik yaratarak, özel sanayi kesimine bindirdiği yükü göstermektedir.

“Dış borç yükü ve enflasyonla mücadele endişeleriyle döviz kurunu düşük tutmaya yönelik politikalar, ihracata ve döviz kazandırıcı hizmetlere konulmuş bir vergi etkisi yaratmıştır.”

Doğal kaynaklar
Doğal kaynakların aktive edilmesi, uzun vadeli gayretlere ve yatırımlara dayandığı için; kamu sermaye birikimi ve dünya piyasalarından yararlanılamadığı sürece veya yabancı sermaye ile işbirliği yapılmadan, kalkınmada yüksek etki yapamaz. Bu durum, tarım dışındaki sektörlerde (petrol, maden arama vb.) daha da belirgindir.
Geçen yıllarda bu alanda mevcudun muhafazası ötesinde fazla bir şey yapılmamış, dolayısıyla dış doğal kaynaklara bağımlılık ve bu durumun maliyetlere olumsuz etkisi devam etmiştir.
Prensipte ana girdilerin dış dünyadaki fiyatlar üzerinden sağlanması gerekirken, geçen yıllarda özellikle ara malı niteliğindeki demir, çelik, petrol, elektrik enerjisi gibi kamu ürünlerine yapılan zamlar, bir tür dolaylı vergi şeklinde uygulanmış ve ürün maliyetlerini artırmıştır. KİTlerin verimsizliği maliyetlerini ekonomiye yansıtan fiyat politikaları da bir tür “verimsizlik vergisi” oluşturmuştur.

Üretim ve yönetim teknolojileri
Teknoloji, ürün maliyetlerinin oluşmasında çok önemli bir faktördür. Yüksek maliyetler, teknolojik eksiklikten de kaynaklanabilmekte ve bu durumda maliyet düşürmek için yatırım ihtiyacı çıkmaktadır. Gerekli yatırımın yapılması için, sermaye kaynaklarının yeterli ve fiyatının uygun olması gerekir.
Bu nedenle yüksek sermaye maliyeti, Türkiye’ de teknolojilerin yenilenmesi ve bu yolla maliyetlerin azaltılmasını engellemiştir. Bir örnek olarak, şu anda sadece tekstil sektöründe 5 milyar dolarlık yeni yatırım ihtiyacını gösterebiliriz. İhracat arttıkça, ürün çeşitlendikçe, yeni ve optimal teknoloji ihtiyacı daha da artacağından, bu faktörün maliyetlere olumsuz etkisi daha da belirginleşecektir.
Diğer yandan bir başka teknoloji türü giderek önemini artırmaktadır. Tüm dünyadaki yönetim teknolojileri zamanın bir üretim faktörü olarak değerlendirildiği günümüzde, yönetimlerin yeni teknolojik düzeyleri ile hıza ve doğruluğa yaklaştıkları gözlenmektedir. Yönetim teknolojilerinin derecesi, ürün maliyetlerini yakından etkilemektedir. Türkiye’ de ise yönetim teknolojilerinin ürün maliyetlerine etkilerinin olumlu olduğunu söylemek çok güçtür. Devalüasyonlar ekonomik yapı bozukluğunun göstergesidir. Devalüasyon, dengesiz ve verimsiz bir ekonomik yapının temel göstergesi ve kaçınılmaz hastalığıdır. Paranın dış değerinin sürekli düşmesi, ekonominin diğer ekonomilerle reel bazda mücadele şansını kaybetmesi anlamına gelir. Reel faktör fiyatları ve kalitesi bozulmuş, giderek ürün maliyetleri başka ekonomilere göre yükselmiş, kısaca dengelerini kaybetmiş, verimsizleşmiş ve diğer yandan da dış satıma mecbur bir ekonomide devalüasyon kaçınılmazdır. Yapılacak olan şey; kısa vade de dışsatımı tıkamayacak devalüasyonlar yaparken, eş zamanlı olarak reel ekonomik yapıyı düzeltmektir… Faktör piyasaları, ürün maliyetleri ve kaliteleri düzelmiş verimli bir ekonomi, devalüasyonları zaten yok edecektir.
Son yıllarda, ekonomik düzelmeye dayanmayan fakat dış borç yükü ve enflasyonla mücadele endişeleri ile döviz kurunu düşük tutmaya yönelik politikalar, ihracata ve döviz kazandırıcı hizmetlere konulmuş bir vergi etkisi yaratmıştır. İhracatı frenleyip, ithalatı artırmıştır. Giderek borçlanma ihtiyacı ve dışa bağımlılık körüklenmiştir. Devalüasyonlar geciktirilmiş, biriktirilmiş, gecikmenin bedeliyle birlikte toptan yapılmıştır. Bu son derece yanlıştır. Serbest piyasada kuru etkileyen gerçek etken sadece ekonomide verimlilik artışı olmalıdır.
Diğer yandan; uzun vadede; ekonomideki ürün maliyetlerini dünya seviyelerine çekecek yapısal değişiklikleri sağlamadan, sağlıklı ve verimli bir ekonomik yapı oluşturmadan tek başına “düşük kur politikasına” bel bağlamak mümkün değildir.
Kısaca; ekonomimizin hala devalüasyonsuz dış satım yapamaması; onun yapısal bozukluğunun temel göstergesidir.

“Verimsizliğin göbek adı olan enflasyon, gelişmeyi ve yapısal iyileşmeyi önleyeceğinden, uzun vadeli politikalarda hiçbir zaman vergilemeye alternatif olarak kullanılmamalıdır.”

Deforme piyasalar ve dengeler

Türkiye’de geçen yıllarda bir ürün piyasaları liberalize edilirken, öte yandan faktör piyasaları ve temel dengeler deforme edilmiştir.
Ekonomi bundan, dış rekabet imkanları açısından olumsuz yönde etkilenmiştir.
Türkiye’de geçmişte uygulanan politikalar, ekonominin yapısını, önemli ölçüde ve artarak bozmuştur. Bu da, Türkiye’nin gelişmede en önemli faktör olan dış satımını engellemekte ve frenlemektedir. Çoğu hala devam eden bu hatalı politikaların etkileri ortadan kaldırılmadığı sürece, ekonomide yapısal değişiklik ve ihracatta bir atılım beklemek ve iddia etmek boşunadır. Bu durumda; Türkiye’nin dışa açılması lafta kalacak, ülke bu ürün maliyetleri ile kendisini tamamen dünya ticaretlerinin dışına atacaktır. Sorunun çözümü için kısa vadede politik kararların ihracata yansıyan maliyetinin hesaplanması ile bulunacak yükün, ihraç edilen ürün için üreticiye iadesi ve bu hesabın ihracat teşvikinin ölçüsü olmasıdır. Uzun vadede ise, deforme edici kararların elimine edilmesi ve ekonomik kararlarda istikrar sağlanması yolu ile, ekonomik yapının dünya ile entegre olabilir biçime dönüşmesi, ürün maliyet dokusunun dünya seviyelerine çekilerek yapısal değişimin ve verimliliğin sağlanması amaçlanmalıdır.
Verimsizliğin göbek adı olan enflasyon, kısa vadede tasarruf açığını kapatmak fonksiyonunu görürse de, yarattığı istikrarsızlıklarla gelişmeyi ve yapısal iyileşmeyi önleyeceğinden, yapısal bir değişme isteniyorsa, uzun vadeli politikalarda hiçbir zaman vergilemeye alternatif bir araç olarak kullanılmamalıdır.
Verimsizliğin ikinci adı olan devalüasyon, kısa vadede ekonomik yapı bozuk ve verimsizken, gerekli dışsatımı sağlayacak kadar şımartılmalı, ancak uzun vadede çözüm olmadığı bilinerek verimli bir ekonomik yapıya boğdurulmalıdır.

Monetarizm Üstüne Düşünceler

Dr.Cemil Çakmaklı; Türkiye’de Reel Sektör ve Spekülasyon ayırımını ta 1980’li yıllardan beri gündeme getiren ve ” Reel Sektör ” kavramını ilk defa kullanan kişidir.

Doktor Çakmaklı ; tüm hayatı boyunca üretimin ve katma değerin yanında yani Reel Sektör safında yer almıştır.Monetarist spekülasyona hep karşı durmuştur.Bu karşıtlığını yaşamı ve yazıları ile hep göstermiştir.

Aşağıda; Dr.Çakmalı’nın spekülatif monetarizme karşı duran bir konuşmasını bulacaksınız.

Bu konuşma; 2000’li yıllarda ” Monetarizm Üstüne Düşünceler Konferansında ” yapılmıştır.

devre

Monetarizm Üstüne Düşünceler

Ben monetarizmin azmaya başladığı yetmişli – seksenli yıllarda derdim ki; “ Monetarizm batıdan doğar’’ ve ilave ederdim; “ Allah bizi; Amerika’nın batısındaki üniversitelerde okumuş Monetaristlerden ve Ankara’nın batısında Ulus civarında çalışan Monetarist Bürokratlardan korusun. Merkez Bankası, içinde Hazine yönetimini de barındıran Maliye Bakanlığı o zaman Ulus’taydı. Ulus’taki Bürokratların özellikle seksenli yıllardan sonra görev alanlarından bazıları ezberledikleri Monetarist yaklaşımların körlüğüyle  “Piyasa ekonomisi ’’  ve onun temeli olan “Reel ekonomiyi’’ hiç öğrenemediler. Bütçe ile oluşan,  Kamu ekonomisini,  piyasa ekonomisi zannettiler. Kamu ekonomisinin büyüklüğünün yani bütçe büyüklüğünün piyasa ekonomisinin sadece  % 20 si olduğunu unuttular. Kamu ekonomisinin piyasa ekonomisinden beslendiğini, önce piyasa ekonomisini ele alıp düzeltmeden, kamu ekonomisinin düzelemeyeceğini anlamadılar. Çünkü piyasa ekonomisini,  onun dayandığı Reel temelleri yani faktör piyasalarını bilmiyorlardı. Emek piyasasını bilmiyorlardı,  bilgi ve teknoloji piyasalarını bilmiyorlardı, sermaye ve kredi piyasasını bilmiyorlardı. Çünkü ekonomi ve sistemi bilmiyorlardı.

Bütçe açık verdikçe; daha çok faiz vererek borçlanıp açığı kapatacaklarını zannettiler. Piyasayı büyüterek vergi tabanını büyütmeyi bilemediler. Bütçe piyasadan beslenir. Piyasa erbabı şimdi diyor ki; Besledik kargayı oydu gözümüzü. Bu günkü Ankara’nın dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir zaman görülmemiş biçimde; beş-on tekelci banka yararına faiz belirleme ve para piyasalarını bozma ve Reel ekonominin belini kırma becerileri; ezberci, Monetarist, piyasa ekonomisi sitemini kavrayamamış “ sözde ekonomist ’’ üstadlardan gelmektedir.

Benden önce konuşan ve son krizi değerlendiren arkadaşların konuşmalarını dinlerken düşündüm ki; Vay be; ben bu işi hiç öğrenemeyeceğim. Meğer bu işte dünya suçluymuş, bizim hiç kabahatimiz yokmuş. .  Dünya global krize girmiş  bizi de  peşinden sürüklemiş..  Vay be.

Yahu arkadaşlar şu söyleyeceklerimi bir dinleyin de beni düzeltin.

Bir; Son kriz miriz yok… “son’’ lafı yanlış … Türkiye yirmi yıldır krizde ..

Yahu ; 20 yıldır  enflasyonu  üçlü rakamlar sınırında  oturan ; on beş yıldır harp halinde olan , senede bir hükümet değiştiren  bu ülke  ne zaman krizden çıktı.

İki ; Eğer  öyle bir şey varsa – Türkiye global  dünyanın içinde değil .. Orada olup biten şeyler bizi, öyle söylediğimiz gibi fazla ırgalamaz..

 Siz  global krize değil; yirmi yıldır  üzerine yüksek faiz, yüksek enflasyon  benzini döktüğümüz “Milli krizinize’’ bakın.. Siz varlığını bu 15 yıllık Milli krize bağlamış Monetarist ve tekelci bankalarımıza ve ezberci,  ekonomi  bilmeyen “ ekonomi kurmayları (!) mıza bakın..

Global kriz bir ülkeye iki kapıdan girer. Birinci kapı ihracat kapısıdır. Sizden  mal ve hizmet alanlar alamaz hale gelir, durumları bozulur..Benim  ihracatımın üçte ikisi görünmez kalemlerden.. Yani bavuldan  ve yataktan.. Benim bavulla  gönderdiğim üçüncü sınıf mal ,  üçüncü sınıf alıcıya gidiyor.. Dünyada bunları üretmeye talip başka bir ülke yok.O azalamaz .. Yatak işine bakmayın. Kışın 8 marka, yazın 30 marka dibe vurmuş fiyatlarla 10 milyon turistten 8 milyar $ alıyorsunuz. Aldırmayın buna da talip ülke yok.. Altımıza kimse giremez. Kriz buradan da gelmedi.

Global krizin girebileceği ikinci kapı moneter kapı. Sermaye piyasalarımıza çok para girer ürker gider. Keşke olsa ama o piyasa 1-2 milyar $ yabancı paradan fazlasını görmedi.

Gitse de kriz miriz olmaz. Kredi piyasalarına gelen yabancı para ürktü gitti mi diyeceksiniz. Etmeyin arkadaşlar dolara % 30 faiz veriyorsunuz. Doları getiremiyorsunuz. Ne gelmiş de ne gidecek de global kriz bizi vuracak..

Arkadaşlar biz hiç global olmadık. Suçu global krize atmayın Suç bizim 15 yaşındaki milli krizindir.

Üçünü olarak  şu “ globalizasyon’’ lafına bir bakalım. Son zamanlarda dünyada bir globalizasyon lafı çıktı. Bizim tembel ezberciler hemen benimsediler.

Arkadaşlar dünyanın global lobal olduğu yok. O bir IMF reklamı, monetarist hayal. Global dünya için. Her yerde benzer kuralların işlemesi lazım. Dünya pazarlarının aynı şartlara göre kurulması, ürün standartlarının aynılaşması, tüketicinin aynı biçimde korunması lazım. Kavramları, ölçüleri, değerleri, siyasi rejimleri farklı olan dünyada globalizyon olamaz… O kadar globalse dünya, niye bu AB’e giremiyorsunuz? O kadar globalse dünya; niye  bu AB’ler NAFTA’lar   APEC’ler ….Bu bir masal. Hiç değilse şimdilik..

Bu global masal  1958 Bretton Woods, ta kurulan dünya düzeninin bugünlerdeki  yeni sloganı. Bretton Woods düzeni IMF ve Dünya Bankası’nı oluşturdu. IMF ve Dünya Bankası o günden bugüne bıkmadan usanmadan bir “ dolar düzeni’’ kurdular.

Bugün Londra Borsası’nda yapılan işlemlerin % 85,i dolar, la yapılıyor.

AB; Euro ile Japonya Yen ile kavgayla yer tutmaya çalışıyorlar. Dolar düzenin sözcüsü IMF ve Dünya Bankası diyorlar ki; bakın dünya globalleşiyor, ekonomini dışa aç, paranı dolara endeksle, para hacmini daralt, sosyal sistemleri ihmal et, her şeyini “kavramamış, kurulmamış piyasalara, o piyasaları da dolara bağlı ’’ diyor.

Halkımızın deyişiyle söylüyorum. Bu dolmuşa binen; ekonomisini Soros’lara açan, siyaseti diktaya, piyasaları tekellere veren, Endonezya bugün çözümsüz bir iç kargaşa içinde. Hiçbir şeyi, ümidi bile yok..

Tayland, daha düne kadar parasını ısrarla koruyordu. Oda dolmuşa bindi kapıyı açtı, battı.

Makro ekonomik dengesizlikleri gidermek için kurulan IMF ve Dünya Bankası bugün Makro ekonomik dengesizlikleri çoğaltıyor. Çünkü IMF,  Amerika’nın batısından yayılan monetarist kadroların işgali altında; dünyaya doların düzenini   

Ve milli ekonomistlerin düzensizliğini ihraç ediyor.

Dünyadaki krizin nedenlerinden birincisi monetarizm ve onun örgütlü kalesi IMF’dir. Global monetarist IMF ve onun milli ezbercileri birlikte reel ekonomileri yıkıp sanal ekonomiler kuruyorlar.

Monetaristlerin sanal ekonomileri dünya inanlığın tehdit eder hale geldi. Para ticareti; yüksek faiz düzenini, yüksek faiz düzeni tekelleri, tekeller de kendi diktatörlüklerini veya kiralık zayıf iktidarlarını üretiyorlar.

Bu sele kapılanları Endonezya, Tayland ve diğerlerini görüyoruz.

Kısaca; dünyada moneter bir tecavüz var ve bu tecavüz insanlığa yapılmaktadır.

Bizim monetaristler bunları göremiyorlar ama dünya çoktan direnmeye başladı bile. Daha iki gün önce 16 Aralık, ta Japon Maliye Bakanı bir Asya Para Fonu oluşturma önerisinde bulundu ve ortalık birden karıştı.

Çinliler Yunan’ı konvertibl yapacaklardı. Bunu rafa kaldırdıklarını, belirsiz bir tarihe ertelediklerini söylediler.

Dünya nüfusunun bugün üçte ikisi moneter tecavüz altındadır. Para ticaretini, mal ve hizmet ticaretinin önüne koyan anlayış insanlığı tehdit eder boyutlara gelmiştir.

Uzakdoğu’dan monetarizme direnmeye hazır bir orta sınıf geliyor. OECD’nin verilerine göre 2020 Yılında Avrupa Birliği ülkelerinin GSMH’ sı 27,5 Trilyon, Nafta’nın GSMH’ sı 32,5 Trilyon Asya Pasifik bölgesinin GSMH toplamı 75 Trilyon Dolar. Dünyanın geleceği bu ölçülere göre büyüklük olarak Asya Pasifik’te. Yine bir OECD çalışmasında aşağı yukarı Çin, Endonezya ve Hindistan’da gelecek on yılda  700 milyon insan İspanyol gelir düzeyine yani 10 bin doların üzerine çıkacak.700 milyon bir Asya orta sınıfı düşünebiliyor musunuz? Bu, bugün Japonya’nın, Amerika’nın ve Avrupa Birliği’nin nüfusundan daha fazla.700 milyon Asya orta sınıfı.

Dünya gemisi böyle seyrederken, Türkiye’deki monetarist tecavüz; yüksek faiz, yüksek enflasyon, dolarizasyon, kentsel rantlar, high spekülasyon ve tekelleşme, mal ve hizmet veren Anadolu işletmesine orta sınıfın katledilmesi gibi sonuçları doğurmuştur.

*İşin acısı tecavüz ve istenmeyen doğumlar devam etmektedir.

Cemil ÇAKMAKLI

devre

İKİNCİ BÖLÜM

Birinci bölümdeki konuşmalardan ve tartışmalardan anladım ki; hemen herkes dünyadaki IMF güdümünde gelişen – benim deyimimle – moneter saldırıyı görüyor ancak farklı kelime ve üsluplarla ifade ediyor.

Çözümlerin veya önerilerin konuşulacağı bu ikinci bölüme başlamak için bu iyi bir ortam, doğru bir asgaridir. Görülüyor ki; Monetarist yaklaşımlar uluslar arası

Kuruluşların yedeğinde dünyaya yayılmış ve reel ekonomileri tahrip ederek yerine sanal ekonomiler getirmişlerdir.

-Monetarizm ve spekülasyon öncelikle yanlış ve eksik kavramların;  sistemsizliğin ve istikrarsızlığın bulunduğu ortamlarda gelişmektedir. Bu yüzden kanımca; toplumu bir arada tutan temel kavramlar ve yargılar netleştirilmelidir.

Daha öncede söylediğim gibi piyasa ekonomisinin tüm kavramları ve giderek kurumsal niteliği netleştirilmelidir.

Piyasa ekonomisi bir sistem bütünüdür. Yatay anlamda arz ve talep cepheleri; arzın standartları, talebin sahibi tüketicinin korunması, düşük maliyetlerin teminatı rekabetin korunması ve diğer kurumları ve kavramları ile piyasa ekonomisi netleşmelidir.

Dikeyde piyasa ekonomisi,  faktör piyasaları ve işlemler düzeni yeniden tanımlanmalıdır. Kavram ve istem bozukluklarına bazı somut örnekler verirsek,  bize yol gösterici olacaktır.

Kamu ekonomisi kavramı;  piyasa ekonomisinden ayırt edilemediği için, kamu ekonomisi teknisyenleri kendilerini ekonomist zannetmektedirler. Örneğin devletin gelir ve giderini karşılayamamasını bir ekonomik sorun zannetmekteyiz. Oysa bu bir; kamu giderlerini ve giderlerini düzenleme sorunudur. Bu sorunu çözmek isteyenler; şimdi yapıldığı gibi tek yanlı faiz ilan ederek piyasayı bozmamalı tam tersine piyasayı büyütmeye yönelik orta vadeli tedbirlerle vergi gelirlerini arttırmaya çalışmalıdırlar.

Yapılan bir dolu yanlışlardan biri de “ özelleştirme’’  alanında olanıdır. Piyasalaşma tamamlanmadan, özelleştirme yapılamaz. Doğru düzenlenmemiş bir piyasada; devlet mülkiyetindeki işlemler çalışmadığı gibi özel mülkiyetli işletmeler hiç çalışamaz. Ya haksız yere batar, ya da tekelleşir.

“Banka özelleştirmesi ’’ denilen bir kavram yanlışı şu sıralar ortalığı kasıp kavuruyor. Dünyada bankalar özelleştirilmiyor, toplumsallaştırılıyor. Türkiye bir yanlış kavramın ve kavrayışın sonunda bankaları bankerleştirmiştir.

Banker kuruluşları kişilerin olur, bankalar ise toplumun olmalı,  toplumsal sorumlulukları yüksek olmalıdır.

Türkiye Piyasa Ekonomisi; resmisi, gayri resmisi ile yaklaşık 300–350 Milyar $ GSMH’ya ulaşmıştır. Bu;  günde yaklaşık 1 Milyar $ GSMH demektir. Bir günde 1 Milyar dolar GSMH üreten bir ekonomiyi piyasadan Devlete 3-5 Milyar dolar aktaracağım diye yanlış kavramların açmazlarına düşürmek anlaşılır bir şey değildir.

Kavrama yanlışları kurumları da yanlış yönlendirmekte ve sistem ters çalışmaktadır. Sermaye piyasası 1980 Tarihli bir kanunla; reel ekonomiye ve onun işletmelerine öz kaynak temini için kurulmuştur. Ancak 1986’ da kurulan IMKB bugün ahla kumar borsası gibi çalışmakta reel ekonomiyle ve işletme karlılığı ile bağını kuramamakta, spekülasyon borsayı yiyip bitirmektedir. Para piyasasının temel kurumu olan bankacılık sistemi felç hale gelmiştir. Özellikle ticari bankacılık sistemi,  bireyselleşmiş, kişiselleşmiş ve bankerleşmiştir. Oysa daha önce belirttiğim gibi bankalar özelleştirilmemeli, toplumsallaştırılmalıdır.

Mevzuatların rezaleti yetmiyormuş gibi, kamu bankaları toplumsallaştırmayıp, kişiselleştirilmeye çalışmaktadır.

Faktör piyasalarındaki yanlışları teker teker sayamayız ama, emek piyasası 40 Yıl önceki kavram, tanım ve kanunlarla çalışmakta, temel faktörler piyasası örneğin enerji dünyadan 2 ya da 3 kat pahalı üretilip, satılarak reel ekonominin ihracat ve rekabet gücünü kırmaktadır.

Reel ekonominin kurulabilmesi ve spekülasyonun önlenebilmesi için yapılması gereken temel işlerden birisi de ekonominin ve mali sistemin doğru ölçülüp, tartılmasıdır.

Bugün ülke; ekonomisinin ve mali sistemlerin sayısal verileri bilinmemektedir. Ülkenin emisyonu, milli nakit akım sistemi bilinmediği için doğru hesaplanamamaktadır.

Görünmez kalemlerde; turizm ve bavul, daha yeni yeni doğru değerlerle yer almaktadır.

Kısacası; Türkiye ekonomisine karşı, hem kavram, hem de  rakam bazında ayıp ediyoruz. Ekonomide ne kavramlarımız doğru, nede rakamlarımız.

Bir ekonomi;  doğru kavramlarla doğru verilere, doğru sisteme dayanmadan kurulamaz. Özellikle sistem kurma konusunu biraz açmak istiyorum. Ezberci, kopyacı eğitim düzenimiz bizi dizayn özürlü hale getirdi.  Yeni bir ürün dizayn edemediğimiz, marka ihraç edemediğimiz gibi, ekonomik sistemimizde dizayn edemiyoruz… Mal ve hizmet dizayn edememekle, siyasi sistem dizayn edememek ezberci ve kopyacı eğitimimizin sonucudur. İlk düşman budur…

Ezberciliğin olduğu yere reel ekonomi ve yöneticilik değil; kopyacılık, montajcılık, fasonculuk ve giderek spekülatif ekonomi gelir oturur.

Bu bozuk sistemin daha bozuk sistemleri, örneğin tekelci sistemleri doğurması kaçınılmazdır. Özellikle finans piyasalarında oluşan devleti ablukaya alıyor. Dünyanın her tarafında tekelcilik suçtur… Buna karşı koyamayan devlet, piyasa ekonomisi devleti değildir, liberal hiç değildir. Buna karşı çıkmayan siyasetçi, toplum siyasetçisi değildir.

Türkiye’de demokrasinin ve siyasetin azlığından, çokluğundan çok niyetine ve çözüm gücüne bakmalıyız

Türk siyasi hayatı bugün; liderlerini değiştirmeyen parti oligarşilerini, otorite üretmeyen bir seçim sistemini sırtında taşınmakta, bir sistem ve hedef yokluğu fazını yaşamaktadır.

Değerli Arkadaşlarım;

Kıra döke lafımı esirgemeden konuştum,  beni bağışlayın. Ama artık kibarlık edecek limitimiz kalmadı. Daha da eskisi var ama 20 yıldır enflasyon yaşayan, dolar faizini % 30’lara çıkarmış bir ülkenin sözüm ona bizim gibi aklı erer diye konuşturulan insanları her şeyi cesaretle söylemeye mecburdur. Her şeyi söyleyelim ama;  bize gökdelen projesi lazımsa tuğlanın nasıl örüleceğini anlatmayalım.

Konuşmayı şu bölümle bitirmek istiyorum. Biz reel ekonomi konuşuyoruz. Reel ekonominin nihai hedefi rekabettir. Dünyanın her tarafında benzeri ürünler ile maliyet açısından rekabet edilebilen ve dizaynı, yeniliği ve benzeri açısından da tercih edilen ürün üreten bir yapıyı reel ekonomi amacı olarak önümüze koymalıyız. Türkiye’nin bugün dünyada ki ürün değişimi konusunda bir fikri bile yok. Dünya artık ürün standartlarını doğaya uygun, ekoloji dediğimiz bir yaşam anlayışına dayanmakta, Ekolojiden referans alan bir ürün gamı oluşturmaktadır. Türkiye’deki tekstilci, krizle uğraşıyor, ama dünya organik, lifli tekstil ile uğraşmaktadır.  Tüketici artık yarın başka bir tüketici olacak. Bu değişimi yakalamak zorundayız. Uzun ömürlü ürün diye kriterler var artık dünyada. Bankalar artık projeye kredi verirken, “ sizin üreteceğiniz ürün uzun ömürlümü? ’’ diye soruyor. “ Organik mi ?’’ diye soruyor.

Türkiye, de de bunları tartışıyor olmamız gerekirken hala kavramsal birliği sağlanmamış, tanımlamaları yapılmamış, bir ortamdayız. Biz, konular üzerinde mekanik spekülasyonlar yapıyoruz.  Türkiye’nin neden filozofu yok, neden Türkiye’de sistem kurmayı düşünen insanları yok, çünkü geçmişimizde akıl yürütme yok, ezber var. Çünkü geçmişimizde deney yok, deneye dayalı kavram yok, sistem düşüncesi ve sistem kurma yok. Sabrınız için teşekkür ederim.

Dr.Cemil Çakmaklı

KÜÇÜK VE ORTA ÖLÇEKLİ SANAYİ İŞLETMELERİNDE TESPİTTEN ÇÖZÜME DOĞRU

KÜÇÜK VE ORTA ÖLÇEKLİ SANAYİ İŞLETMELERİNDE TESPİTTEN ÇÖZÜME DOĞRU …

Son yıllarda küçük ve orta ölçekli işletmelerin gelişmesine yönelik temel stratejinin ve önceliklerin ne olması gerektiği, üzerinde pek çok tartışılan bir konu olmuştur.Konuyu inceleme ve çözüm öner­meye yönelik çalışmalar çoğu kez problem tespiti aşamasında kalmış çözüme yönelik sistem yaklaşımı öne­rilmemiştir.”UNDP” için BİAR A.Ş. tarafın­dan hazırlanan çalışmanın bu konu­daki açığı büyük ölçüde kapattığını düşünmekteyiz.Burada konu ile ilgili olarak yapı­lan açıklama ve öneriler söz konusu rapordaki bulguları özetlemektedir.UNDP araştırmasında, temel stra­tejinin belirlenmesine yönelik çalışma­lar şu aşamalardan oluşmaktadır.1. KOS ihtiyaçlarının belirlenmesi,2. Bu ihtiyaçları karşılamaya yöne­lik müessese ve kuruluşların belir­lenmesi.3. Müessese ihtiyaç (aktivite) tab­losunun kurulması,4. Ortaya çıkan işbölümünün ilgi­li kuruluşlarla tartışılması ve bu konu­da bir mutabakata varılması.5. Mevcut ve kurulacak müesse­selerin görev tanımlarını üzerinde uz­laşılan esaslara göre oluşturacak ve­ya bu yöne dönüştürecek yeniden yapılanma araştırma çalışmalarının yapılması.6. Araştırmaları takiben çalışmala­rın ortaya koyduğu yapı ihtiyacına uy­gun politik ve hukuki “Institution Building” faaliyetlerinin yürütülmesi.7. Hukuki değişiklikleri ve kuruluş­ları takiben söz konusu müesseselerin fonksiyonlarını eksiksiz yürütecek şekilde organize edilmesi.Yapılmış bulunan çalışma, aşama­lardan olan ilk üçünü ihtiva etmekte olup müteakip araştırma öncelikleri 4. kademeden başlamak üzere 7. kade­meye kadar uzanmaktadır.Şu aşamada yapılması, gereken en öncelikli iş konunun kamuoyuna arzı ve orada tartışılmasıdır.Tartışmayı takiben yapılması ön­celikle gerekli iş ise KOSGEB, KOS­DER, KOSBANK gibi stratejinin üç temel taşını oluşturan yetkili ve Sorum­lu Kamu Kuruluşu, Küçük ve Orta Sa­nayici Dernekleri, Küçük ve Orta Sa­nayi Bankası konusundaki araştırma­ları tamamlamaktır. Bu kademeyi di­ğer kuruluşlarla ilgili kuruluş profilleri Araştırma Projeleri takip etmelidir. Ve bu araştırmalarda yeniden kamuo­yunda tartışılmaya açılmalıdır.Öncelikle yapılacak iş ise; bu stra­tejinin üç unsurundan biri olarak bu­gün var olan KOSGEB’in faaliyetleri­ne yeni biçim verilip yetkilerinin, kay­naklarının ve etkinliğinin artırılması bi­çiminde olmalıdır.Dergimizin; Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi işletmeleri konusundaki prob­lem tespit etmeden öteye, sistem yak­laşımı tartışması başlatmasının olumlu sonuçlar vermesini ve bu çok önem­li konuyu biraz daha iyiye doğru iler­letmesini diliyorum.

YARIM BİR PİYASA EKONOMİSİ

YARIM BİR PİYASA EKONOMİSİ 

Daha on yıl önce; ekonomik model seçimini yapamamıştık ve plan mı, piyasa mı, anayasa sağa mı, sola mı açık tartışmalarıyla uğraşıyorduk. Ama birdenbire ve hızla ‘’piyasacı’’ oluverdik. Piyasa ekonomisi diyoruz da başka birşey demiyoruz. Fakat bu sistemin ne denli güç oluşacağını, konunun sadece arz, talep diyerek çözülemeyeceğini, piyasa ekonomisinin bir ‘’teknik sistem bütünü’’ olduğunu sanırım henüz kavrayamadık…

Türkiye’ de uzunca bir süredir ‘’yarım bir piyasa ekonomisi’’ dönemi yaşanıyor. Kamu tekellerinin verimsizliği maliyet yaptıkları, özel tekellerin yetersizliklerini koruma adı altında, tüketici veya türev mal üreticisi küçük ve orta ölçekli sanayiciye pahalı fiyat olarak sundukları, uzun vadeye ve reel değerlere dayanması gereken bir özkaynak piyasasının, bir spekülasyon piyasasına dönüştüğü, para piyasasının orta vadesinin yok olduğu ve bütün bunlar gibi omlarca yarımlığın yaşandığı bir dönem bu…

Sonuç yürekler acısı…

Dünyanın en pahalı faktör piyasalarına sahip olma birinciliğine doğru koşuyoruz.

Emek faktörümüz; beceri düşüklüğü ve üzerindeki % 100 vergi ve vergi benzeri külfetle kullanan işletmeyi batırıyor.

Sermayemizin reel faizi %30’ları aşıyor, dünyadaki yaklaşık ortalama %10’luk seviyenin üç misli…

Demirimiz ve buğdayımız dünyadan iki kere, kömürümüz dört kere, PTT ürünlerimiz üç kere, sanayinin kullandığı enerji dört-beş kere pahalı…

Yani temel girdiler almış başını gidiyor. Bu olumsuzlukların peşisıra; reel kesimden, diğer adıyla üretimden kaçış, spekülasyonu baştacı ediş, tıkanan ihracat, arslan gibi bir enflasyon ve bozulan sosyal dengeler geliyor. Adet olduğu üzere yarın bir suçlu aranacaktır. Büyük bir ihtimalle; hala henüz olmayan ama hep yandaşı olduğumuz ‘’piyasa ekonomisi’’ suçlu ilan edilecektir.

Oysa o yok ki suçlu olsun. Çalıştırılmıyor ki işe yarasın.

O yüzden bugün ekonomiyi düzeltmek adına yapılacak ilk iş piyasa sistemini, alt sistemleriyle birlikte gecikmeksizin kurmak ve işletmektir. Piyasa sisteminin alt sistemleri faktör piyasalarıdır. Bu piyasaları, yani; emek, sermaye ve hammadde piyasalarını, bugünkü müdahaleli ve fiktif ortamdan çıkarıp ‘’arz-talep hoca’’nın dediği gibi çalıştırmalıyız. Onun dediğini yapmazsak, bugün olduğu gibi milyonlarca işsizi olan bu ülkede, bu pahalı ücretler oluşur. Hiç kimsenin yanına yaklaşamadığı bu çirkin faiz doğar. Devlet ve özel kesimin tekelci kabadayıları size bu iri fiyatları dikte eder. Bu özürlerle dolu piyasalar işlemez, hatta –eski teknolojileriyle- mazarrata dönüşür.

Kısacası; piyasa ekonomisi piyasa ekonomisi demekle olmaz bu iş; faktör piyasalarını derhal düzenlemeliyiz. Ekonomimizin, yasal ve de siyasi cübbeli örgütleriyle, tekel şapkalı ve korunma özürlü ekonomik dernekleri birbirleriyle itişip kakışırken gerçek piyasa ekonomisi hala elinden tutacak gerçek yandaşlarını bekliyor. Tüm Trük toplumunun kendisini benimseyip, işletmesini bekliyor.

(Ocak 1993)