Aylık arşivler: Ocak 2016

BÜTÜN ZAMANLARIN DOĞRULARI

BÜTÜN ZAMANLARIN DOĞRULARI

Üç bininci yıla doğru mekansal ve zamansal sınırlar zorlanıyor. Küreselleşme diye adlandırılan gelişmelerle; siyasi sistemler, ekonomik sistemler, kültürel sistemler karşılıklı etkileşiyor ve benzeşiyorlar.

Bu arada “bütün zamanlarda” ve “bütün insanlar” için doğru olan değer sistemleri de oluşmaya ve netleşmeye başlıyor.

İnsanoğlu; bin yıl önce de doğru, bugün de doğru, Asyalı için de doğru, Amerikalı için de doğru değer sistemleri oluşturuyor artık …

“İnsan sevgisi” bütün zamanların doğrusudur. Bin yıl öncesi için de doğrudur, bugün de, bin yıl sonrası için de… İnsan kendi kendine karşı olamayacağı, olmaması gerektiği için doğrudur bu …

“Ekolojik sisteme sorumluluk”, bir başka “Bütün Zamanların Doğrusu” dur. Henüz, içinde yaşayabileceğimiz başka bir sistem bilmediğimiz için dünyamızı korumaya mecburuz.

“Üreticilik, verimlilik ve yaratıcılık” ise, en önemli “Bütün Zamanların Doğrusu” dur. Bu doğrudan nasibini alamamış insan ve toplumlar sıkıntılar içinde yaşıyorlar, kendilerine ve tüm insanlara zarar veriyorlar. Farkında olmadan bilmeden zarar veriyorlar.

Bizim insanımız ve toplumumuz da evrensel değer sistemleri üzerine oturmak, özellikle “üreticilik, verimlilik ve yaratıcılığı” kendisini rehber etmek zorundadır.

Eğitim sistemimizi, kültür sistemimizi, piyasa ekonomimizi kısaca tüm yaşam sistemimizi üretici, verimli ve yaratıcı bir temel üzerine oturtmazsak bugünümüzü yaralar, geleceğimizi öldürürüz.

Üretici, verimli, yaratıcı bir topluma doğru yönelmeye mecburken; bugün hala, üretici değil isteyici; verimli değil yavaş; yaratıcı değil tutucu izler görüyoruz dört yanımızda…

Bu izler yok edilmez, tam tersine çoğalır ve peşinden gidilirse çıkmaz ve dönülmez sokaklara girer toplumumuz ve ekonomimiz.

En önemli çıkmaz da, bu verimsiz ortamda çalışanla çalıştıranın kör dövüşüdür.

Çalışan beklediğini alamaz, çalıştıran istediğini veremez. Ve verimsizlik sürdükçe geçimsizlik kaçınılmaz olur.

Bu durumlara düşmemek için; üretimsizlik, verimsizlik, yaratıcılıksızlık hastalığından bireylerimizi, işletmelerimizi ve ekonomimizi korumak zorundayız.

Bu temel anlayışların ışığında, bu sayımızda emek piyasamızı irdeledik.

Amacı da, aracı da insan olan bu piyasanın toplum ve üretim düzenimizin temel taşı olduğunu hep biliyoruz.

Diliyoruz ki: bu piyasamız tarafları; aldığını veren, verdiğini alan bir anlayışta olsun ve “verimliliği” temel ilke edinsin.

Çünkü, verimi olmayanın yarını olmaz…

Olamaz!

 
(Şubat 1993)

KONUT EKONOMİSİ

KONUT EKONOMİSİ

“Konut piyasası, toplu konut yerine toplu kondu, yeni yerleşmeler yerine, şehir merkezlerinde yık-yap-sat konutçuluğunu doğurdu” (Nisan 1984)
Herkesin bir değil çok şey dediği konut konusunda; ekonomi bi­limi; “Mesken bir üretim, iskan bir tüketimdir” der, mesken üretim ve tüketiminin de, diğer üretim ve tüketim biçimleri gibi bir piyasada yaşadığını söyler.
Doğal olarak; bu piyasada da arz vardır, talep vardır; arzı düzenleyen bir işletmecilik, talebi sağlayan bir satın alma gücü vardır. Az ya da· çok, düzenli veya düzensiz; ama vardır.
Bütün zamanların konusu konut; bu piyasa ve bu unsurlar incelenerek değer­lendirilmeli, konuya piyasa sistemiyle yaklaşılmalıdır.
Çünkü ancak bu piyasa düzenlenebi­lir ve sağlıklı işletilebilirse; laf değil konut üreyecektir.                                                                                                                                                               
İŞİN ELİFİ                                                                                                                                                                    
Konut konusuna, isin elifinden baş­lamak; konut piyasasını arz ve talep cepheleriyle ele almak gerekmektedir. Arz ve arzı oluşturan unsurlar, talep ve talebi oluşturan unsurlar ayrı ayrı ele alınmalı bunların nasıl çalışacağı düşü­nülerek, konut üretiminde matematiğe dayalı ve yaşayıcı bir çözüm bulunmaya çalışılmalıdır.                                                      
KONUT KONUSUNDA ARZ                                                                                                                                                                                                    
Konut konusunda arz, toplumumuza yabancı bir husus değildir. Bu konuyu ulemamız yıllardır birbirine, vatandaşı­mız devletine arz eder, devletimiz de yasal düzenlemelerle konuya çözüm arar, durur. Konut piyasasında arz ve bu arzı belirleyen unsurlarsa bir başka konudur. Konut piyasasında’ arz, birinci olarak; konutu oluşturan doğal ve fiziki girdile­rin varlığına bağlıdır. Konut arzının sınırlarını bu doğal ve fiziki girdiler belirler. Bu doğal girdiler ilkel insanın ilkel konutunda; taşlardaki oyuklar, ağaçlardaki kovuklardır. Gelişen insanla konutlar da gelişmiş, natürel ahşap, taş ve diğerleri konutlara girdi olmuştur. Günümüzde; demir, çimento, tuğla, kiremit, sıhhi tesisat, izolasyon maddele­ri ve diğerleri modern insanın, modern konutunun girdilerinin adıdır. Kuşku­suz, bunların varlığı ya da yokluğu veya maliyetleri toplam konut arzını belirleye­cektir.
İkinci olarak; bunları birleştiren teknoloji, bu teknolojiyi uygulayanlar; kısaca “konut üretiminde işletmecik” arzın önem”li unsurlarındandır.
Arzı belirleyen üçüncü unsurun adı “mekan planlaması”dır ve bu planlanan mekanın altyapı denilen “müştemilatı”dır. Çinli’nin kayık konutu “Sampan’ın mekanı su, bizim gecekondumuzun mekanı “arazi”dir. Medeni toplumlar; başıbozuk konut üretiminden sıkılmış­lar, ülke topraklarını, arazilerini çizgiler­le bölmüşler, bu işe imar planı, bunun sonunda çıkan arazi parçasına arsa demişler… İşte o gün bugün, bu “disipline edilmiş arazi” yani arsa, konut üretiminin temel girdisi olmuş. Bizim gibi ülkelerde arazi bol, fakat çizgi az olduğundan araziler arsa olamamış, arsalar çok pahalanmış, bazen konut maliyetinin % 60’ını oluşturur hale gelmişler. Yine arsalar o kadar değerli hale gelmişler ki; 5-10 yıllık binalar, bir ­iki kat daha fazla yapabilmek için yıkılmışlardır.        

DESTEKSİZ TALEP                                                                                                                                   

Konut arzını belirleyen bu temel unsurların da üstünde bir belirleyici daha var ki, adı “talep”tir. Konutta talep, arzı uyaran temel motiftir. Bizim gibi top­lumlarda soyut bazda “fena halde yüksek”tir. Yaşamanın temel amacıdır. Ahretteki iman kadar önemlidir. Herkes konuta taliptir. Ancak, ekonomistler talebi; “satın alma gücü ile desteklenmiş istek” diye tanımlayınca sihir bozulmak­ta, talep yok olmaktadır. Çünkü talep; genellikle satın alma gücüyle desteklenme­mektedir. Diyorlar ki; satın alma gücüyle desteklenmiş gerçek konut talebinin; milli gelirin yüksekliğiyle ve paylaşımıyla “aleni ilişkisi” varmış …
Diğer yandan, bu talep; “bir acayip talep” … Baştan “mesken üretim, iskan tüketimdir” demiştik… İskan tüketim, mesken üretimse eğer; ömür boyu tüketeceğini, iki yılda üreteceksin … Üreteceksin de; parasını nereden bula­caksın… Deseler ki kişiye; “ömrün boyunca tüketeceğin etlerin parasını peşin vereceksin”. İhtimal gülecektir.. Veremeyecektir, yiyemeyecektir. İşte ay­nen böyle; ömür boyu tüketimini iki yılda ödemek zorunda bırakılacak “ortalama insan” gerçek konut talebinde buluna­mayacaktır. “Ortalama insan”ın kendi kazançlarıyla oluşturması çok zor olan konut talebinin desteklenmesi gerek­mektedir. Ülkelerin konut sorununu çözmeleri ve konut üretim modelleri bu desteğe ve desteğin biçimine bağlıdır.
Desteğe dikkat!..
Konut talebi, daha doğru deyişle mülk konut talebi; bütün dünyaca iki temel biçimde desteklenmektedir.
Birinci temel biçim; sübvansiyon esasına dayanan kamu desteğidir. Kamu veya görevlendirdiği kurumlar, piyasa­dan aldıkları vergi ve vergi benzeri mecburi kesintileri bütçede veya fonlarda toplarlar. Her zaman değil ama genellik­le düşük ve orta gelir gruplarını doğrudan veya faiz iadesi vb. gibi yollarda desteklerler.
İkinci temel biçim; talep sahiplerinin veya meslek gruplarının birbirlerini desteklemeleridir. Burada; talep sahipleri küçük imkanlarını tasarruf sandıkları veya benzeri kurumlar veya bankalarda toplayarak; taleplerini sıraya dizerek konut ihtiyaçlarını giderirler. Burada subvansiyon genellikle yoktur.

“Konut arzını belirleyen temel unsurların üstünde bir belirleyici daha var ki adı “talep’tir”

Kişi tasarruflarını düşük faizle belli bir müddet biriktirir, ana parasını ve diğer tasarrufçunun birikiminden kredisini alır, biraz daha yüksek faizle makul bir müddette öder. Ferdin ve kooperatifin, mülk konut talebinin desteklenmesi, bu biçimlerden biriyle veya karma bir sistemle olmaktadır.
Ancak; sağlıklı işleyen ve yaşayan talep destekleme biçimleri; bağış mantı­ğından uzak; fonları nominal değerle ödünç vermeyen, kişiyi tasarrufa özendi­ren, kişinin gerçek tasarruflarına daya­nan, piyasa gerçeklerine bağlı destekler­dir. Eğer konut talebini destekleme biçimi iyi seçilmezse, bağıştan uzaklaştı­rılamazsa, talebi ve konuta yönlendiril­miş fonları eritmekte’ ve tasarrufçuyu istismar etmektedir. Onun için, aman;
DESTEGE DİKKAT …
Konut piyasası: pek çok piyasanın ağababasıdır. Diyorlar ki; bir milyarlık konut üretimi 600 milyonluk girdi kullanmaktadır, çimentodan demire, camdan çiviye her şeyi kıpırdatmaktadır. Konutun sosyal yapıya ve istihdama etkisini konuşmaya hacet yok… İşte bu yüzden bu ağababa ihmal edilmemelidir! İşlek bir konut piyasası için ilk şart, toplumun “mülk konut” tercihinin yay­gınlığıdır. Bizde, böyle bir sıkıntı yoktur. Toplumumuz mülk konutu temel tercih haline getirmiştir, – konuta aşırı talebi vardır. Ancak, bu olumlu ortama rağmen sağlıklı bir konut piyasası gelişememiştir. Pek çok faktörün yanı sıra birkaç temel unsur bu piyasayı tıkamış, sağlıklı ve yeterli konut üretimine imkan vermemiş­tir. Önce; gelir standardı düşüklüğü, konut standardı düşüklüğünü getirmiş, gelir düşüklüğüyle birlikte; suni arsa ve altyapı arzı yetersizliği konutun kalitatif gelişimini durdurmuştur. Arzı belirleyen temel girdilerde üretim maliyetlerinin yüksekliği ve devrevi arz bunalmaları birim konut maliyetlerini yükseltmiştir. Artan maliyetlerle birlikte yükselen kiralar, ihtiyaç sahiplerinin konuta yöne­lebilecek tasarruflarını tamamen yok et­miştir. Kısaca; müstakbel konut talebini; kiralar vurmuş, maliyetler öldürmüştür.
Sonuç olarak; toplu konut yerine, toplu kondu; yeni yerleşmeler yerine, şehir merkezlerinde yık-yap-sat konutçu­luğu doğmuştur. Talebi destekleme bi­çimleri; modelsiz, hesapsız ve yetersiz olmuştur. Yetersizliği bir yana fonlar yanlış işletilmiştir. SSK tarafından koo­peratiflere verilen ödünçler, nominalden salındıkları için güle güle gitmiş, ağlaya­rak geri dönmüştür. Giderken evi yapan ödünçler, dönüşlerinde bir oda bile yapamamıştır. Ödünç verilen fonlar, toplumsal işlevleri olan birikimlerdir. Erimelerine veya aşınmalarına neden olabilecek biçimde işletilmemelidir. Enf­lasyon ikliminde; ödünçlerin veya fonla­rın, nominalden salınmaları, onu oluşturanların sırada bekleyenlerine büyük zararlar vermekte, kaynaklar ilk kulla­nanların lehine yok edilmektedir. Diğer yandan; konut sektörüne ilişkin tartışmalar hiç bitmemiş, konutun ölü yatırı mı, diri yatırım mı olduğu bir karara bağlanamamış, konut yatırımlarının top­lam yatırımlar içindeki payı yüzde 2’lerden öteye geçememiştir. Bundan başka; konut üzerine; inşaatın başlangı­cından oturma iznine kadar 30 ayrı vergi salınmış; DPTnin dediği gibi; mali politikalar “destek değil, köstek” olmuş­tur.
“Kim yapsın savaşları”‘
Böylece; arpa ekin biçerek, gündüzle­ri konuşarak, geceleri kondu yaparak; “Toplu Konut Kanunları Devri”ne, kanundan medet umma devrine geldik. 2487 sayılı ilk Toplu Konut Kanunu’nun ele alınmasıyla birlikte derhal ve hemen cenk davulları çalındı… Kooperatif yan­lıları ile özel kesim yanlıları kanlı, “KİM YAPSIN SAVAŞLARl”nı başlattılar. Ne ile, hangi parayla, hangi sistemle demiyorlar, yapılsın da şu açık kapansın diyenleri dinlemiyorlardı. Kanun çıktı; Kooperatif benimsenmiş, finansman iha­lesi “bütçe”nin üzerinde kalmıştı. Çul­suzdan çuha isteniyordu. Ek Geçici i. Madde ile 280 bin kişi kuyruğa girdi :
Para yoktu, bekleyen çoktu… Derken, beklerken; birkaç hafta önce; kanun yine değişti, sigara içenler ve seyahat edenler konut finansmanıyla kooperatiflerin ya­nı sıra özel kesim de konut yapımıyla ilişkilendirildi… Bütçe bırakıldı, fon kuruldu. Hepsi iyi güzel de, ortada şimdilik, kaynakları, düzenleyen çerçeve kanun var. Bugünlerde; kanunu tamam­layacak yönetmeliği bekliyoruz. Bu yönetmelikte; konut piyasasını ve yuka­rıda da başlıkları verilen engelleri ortadan kaldıracak düzenlemeleri gör­mek istiyoruz. En önemlisi de; konuta yönelmiş talebi desteklerken, fonları eriterek geleceğin konutlarını yok edecek bağış mantığından uzaklaşılmasını, bu­nun yerine toplumumuzun layık kesimle­rinin konuta yönelmiş ama ciddi taleple­rinin matematik esaslara uyarak konuta kavuşturulmasını diliyoruz.                                                                       

AİLENİN AMBALAJI

Diliyoruz çünkü konut; toplumu geçmişten geleceğe kırılmadan, dökül­meden götürecek ambalajdır. Toplumun temel kurumu ailenin ambalajıdır. Bu ambalaj nitelik ve nicelik bakımından yeterli olmazsa; toplumumuzu yarınlara sağlıklı taşıyamayız. Nitelik ve nicelik bakımından yeterli konut üretmenin yolu; konut piyasasını arz ve talep cepheleriyle düzenlemekten geçer. Ka­nımızca da arz ve talebin düzenlenmesi yukarıda belirtmeye çalıştığımız temel ilkeler gözetilerek yapılabilir.
Gerisi; “nafile kelamdır, gafile ke­lamdır” …

Dr.Cemil Çakmaklı…

GELECEKLE İŞİM VAR BENİM

GELECEKLE İŞİM VAR BENİM

Herkesin benden

Ağırbaşlılık hatta yaşlılık

Beklediği günlerdeyim..

Yada öyle bir yerdeyim..

Arkamdan gelenlerin

Eleğini aş artık

Çek elini yeniden

Çek elini tazeden

Uzak dur gelecekden

Dediklerini duyar gibiyim.

Ama öyle değil..öyle değil işte

Ektiğim hayallerim, biçtiğim gerçeklerim

Bildiklerim,

Biriktirdiklerim var benim..

Geleceğe taşıyacaklarım var benim

Geçmişte çok emeğim var benim

Anlatacaklarım var,

Daha yapacaklarım var benim..

Sevdiklerim, seveceklerim var,

Yeni, taze , güzel ne varsa

Onlarda gözüm var benim..

Sözün Özü ;

Daha eleyecek unum var benim

Gelecekle işim var benim..

CEMİL ÇAKMAKLI’DAN AFORİZMALAR..

CEMİL ÇAKMAKLI’DAN AFORİZMALAR..

devre

Hiçkimse sizi kendinizi iyi hissettiğiniz zaman terketmez.

devre

Ne kadar uzun yaşarsan yaşa yaşlanma..

devre

Yaşlanmak gelecekten korkmaktır.

devre

Çoğu insan önyargılarını tekrarlarken düşünüyorum zanneder..

devre

Başkalarının yargı ve tasarımlarıyla yaşayanlar ” ikinci el yaşarlar..

devre

Geçmişte kalanlar azalırlar, geleceğe yürüyenler çoğalırlar…

devre

Kısırla ev kurulmaz, hep isteyenle dost olunmaz…

devre

Derdi eve kapat ölsün, sevinci bahçeye dik komşu görsün..

devre

Elindekiler hedefindekilerin temelidir,

Elindekilerin Kıymetini bil..

devre

Herkes konuşsun, ama siz yapanı dinleyin…

devre

Tabiat bütün halinde tek bir organizmadır.Birdir ve bölünmez bir bütündür.

devre

İnsan; denediğinin alimi , denemediğinin cahilidir.

devre

Dr.Cemil Çakmaklı

BIRAKIN İNSAN BEYNİNİ BIRAKIN, RAHAT BIRAKIN!..

BIRAKIN İNSAN BEYNİNİ BIRAKIN,

RAHAT BIRAKIN!..

Bu ne iş kardeşim,

Bu ne dalga, bu nasıl bir gidiş?

İnsanlar olmuş  7 milyar,

Bir de tüketim mikrobu kapmışlar.

Neredeyse dünyayı batıracaklar.

 

Birileri kullanmak için bunları,

Modern toplum, birey mirey diyerek

koparmış doğalarından.

Ürettiği yanlışları,

Paradigmaları ve yargıları

Üflemiş bedenlerine.

Ve hala, her saniye

İletişim denilen hunileriyle

Gazeteleri, televizyonları, internetleriyle

Ezber doldurmaya devam etmekte beyinlerine.

 

Yani birileri, insancıkları

Sürekli ezberletmekte,

Ve düşünemez hale getirmekte.

Peşi sıra,

Kafalarını karıştırıp dövüştürmekte,

Spekülasyon denilen gizli elleriyle

İnsanları ve devletleri söğüşlemekte

 

Bu ne iş kardeşim,

Bu ne dalga, bu nasıl bir gidiş?

 

Bir zamanlar insanlar

Toprağa basarken, ya da sokakta yaşarken

Tencerede pişirip kapağında yerlerdi…

Ama; ezberden uzak gerçeğe yakınlardı.

Kendileri denerlerdi, kendileri düşünürlerdi

Yani özgürlerdi…

Ölçüleri doğaldı, doğaya dayalıydı

Bilim dilinde buna,

“etik” diyorlar galiba

Ben buna dayanamıyorum işte,

ben buna dayanamıyorum

Tarihsel dalaşmalara jenosit, menosit diyerek

İnsanlık suçu sayıyorlar

Sonra utanmadan

İşlerine gelen paradigmaları ve yargıları üreterek

Ve insanların beynine üfleyerek

İnsanları eblehleştiriyor ve düşünemez hale getiriyorlar

Ve en büyük insanlık suçunu işliyorlar

 

Şimdi insanların etiği metiği kalmadı

Doğadan, doğal olandan çok uzakta

Modern hücrelerde, apartmanlarda

Sözüm ona yaşıyorlar

Doğal  temeli yani etiği olmayan

Kasıtlı birileri tarafından üretilmiş

Değer yargılarına “ahlak” diyerek

Kendilerinin olmayan kurallarla

Dedim ya

Sözü ona yaşıyorlar

 

Doğal referansı olmayan

Yani, etiğe dayanmayan

Ahlak mı olurmuş

Diyemiyorlar

Beyinlerini etmişler “enterkonnekte”

Yani doğrudan bağlamışlar

Yani teslim etmişler

Televizyona, bilgisayara, internete

 

İletişim denilen yem borusunun

Ucu puştun elinde

İşine gelenleri dolduruyor

Herkese, her beyine

Düşünemiyor insancıklar

Yargıları kendilerinin değil

Başkaları tarafından üretilmiş

Ticari, kasıtlı ve sentetik

 

İnsancık esir alınmış, güdülüyor

Artık topluma “kamuoyu” diyorlar

Yapay gündemlerle her gün

Yeniden kamuoyu üretiyorlar

Düşünemez hale getirilerek

İnsan yok edildi insan

Ve şimdi her gün yeniden oluşturulan kamuoyu oyunlarıyla

Artık toplum da katlediliyor

Ve insanlık tarihinin

bu en büyük katilleri

İletişim denilen silahlarıyla

Katliama, hala her gün

devam ediyor

 

Ne yapalım yani,

Diyecekler şimdi birileri

Ne yapalım yani!..

Dumanla mı haberleşelim

Posta arabaları falan mı?

 

Yok kardeşim yok

Kimsenin teknolojiye

Bir şey dediği yok..

Bizim sözümüz,

teknolojiye değil..

İçindekine, ve  de huninin başındakine..

İnsanı biçimleyene

Onu düşünemez hale getirene

 

İnsanın elinin kolunun bağlı olmaması

Ya da hapsedilmemesi insanın,

değildir özgürlük

İnsanın kendi yargılarını üretip

Onlarla düşünebilmesidir özgürlük

En büyük insan hakkı

Ya da insana gerçek saygı

Kesinlikle budur..

 

Bırakın insanın beynini, bırakın

Rahat bırakın

Toplum mühendisliği diyerek

Kamuoyu diyerek

ele hele ahlak diyerek

Ama gerçekte

Kağıdı “dolar” diye satmak için

Ortadoğu için, petrol için

Ve benzeri bir sürü soygun için

Paradigma ya da değer yargısı üretmeyi bırakın

BIRAKIN İNSAN BEYNİNİ

RAHAT BIRAKIN!..

BAHARDA, BAHARDA..

BAHARDA, BAHARDA..

Baharda, baharda

Çayırlar yeşerende

Yaşıl çiçeklenende

Baharda, baharda

Kan kaynar, cana akar

Can coşar, cana koşar

Baharda, baharda

Sular çoğaldığında

Coşup, çağladığında

Baharda, baharda

Kan kaynar, cana akar

Can coşar, cana koşar

Baharda, baharda

Kanımla, canımla

Ben sana koşacağım

Sana karışacağım

Baharda, baharda

Mutlaka bu baharda..

Dr.Cemil Çakmaklı

HARMAN SONU, GÜZBAŞI..

HARMAN SONU, GÜZBAŞI

Harman sonu, güz başı

Çoğalır Türkmen aşı

Düğün dernek kurulur

Canlar kavuşturulur

 

Harman sonu, güz başı

Geldi evlilik yaşı

Düğün dernek kurmazsan

Dinmez evde gözyaşı

 

Harman sonu, güz başı

Döner değirmen taşı

Kızı ver, oğlu ever

Allah da seni sever

Dr.Cemil Çakmaklı ..

TÜRK TURİZM STRATEJİSİNE FARKLI BAKIŞLAR VE KATKILAR

TÜRK TURİZM STRATEJİSİNE FARKLI BAKIŞLAR VE KATKILAR

Dr. Cemil ÇAKMAKLI

                                                                                                    Ankara-Mart 2009

 

     GİRİŞ:    Türk Turizmi 1982 yılında çıkarılan Turizmi Teşvik Kanunu çerçevesinin dışına çıkmakta çok geç kalmıştır. Yaklaşık otuz yıl önce bizim de katkılarımızla oluşan çerçeve artık yetersizdir.

Yeni bir oluşuma ışık tutmak için görüşlerimi aşağıda özetliyorum.

Adsız

  1. TURİZM BAKANLIĞININ YENİ ROLÜ; TÜKETİCİ İTHALİ OLMALIDIR.

Dünya ekonomiler;

  • Mal İhracı
  • Tüketici ithali

temelli olarak yeniden örgütleniyorlar.

DÜNYADA; YILLIK HARCAMALARI BİR TRİLYON DOLARA ULAŞAN TURİZM TÜKETİCİSİ, BÜTÜN ÜLKELERCE İTHAL EDİLMEK İSTENİYOR. Bu yüzden, ülkeler ekonomilerini “Tüketici İthali”  temelinde yeniden örgütlüyorlar.

TÜRKİYE’DE DE TURİZM BAKANLIĞININ TEMEL STRATEJİSİ DE TÜKETİCİ İTHALİ OLMALIDIR. Bakanlık; Kuruluş Kanununu ve Örgütlenmesini buna göre yeniden düzenlenmelidir.

Bugünün, denize, güneşe, doğaya, kültüre, tarihe dayalı turizm tüketicisi daveti yeterli değildir. EĞİTİM, SAĞLIK, TİCARET gibi makro ürünler de turizm stratejisi içine alınmalı; bunların alt ürünleri de turizm stratejisi içinde şekillendirilip geliştirilmelidir.* * TÜKETİCİ İTHALİ HEDEFLİ TURİZM STRATEJİSİNİN TEMELİNE, “TÜKETİCİ İTHALATÇISI OPERATÖRLERİ GÜÇLENDİRME” İLKESİ KONULMALIDIR

manzaraTürkiye, etrafındaki 300 milyonluk tüketici havuzunun mihver ülkesidir. Çünkü, çevresine göre en gelişmiş turizm, sağlık, alışveriş ve eğitim yapıları ve ürünleri Türkiye’dedir.

Başta Rusya olmak üzere; çevremizdeki tüm ülkelerin, turizm, sağlık, alışveriş ve eğitim tüketicilerini Türkiye’ye getirecek olan operatörleri büyütmek, güçlendirmek ve turizmin temel unsuru haline getirmek gerekmektedir.

Bunun için; bankacılık sistemini ve sermaye piyasası sistemini operatörleri güçlendirecek bir anlayışa kavuşturmak, özellikle hava ulaşımı sisteminin destinasyonlarını ve tarifelerini operatör taleplerine uygun hale getirmek gerekmektedir.

Özetle; tüketici ithalatçısı ülke olmak için TUR OPERATÖRLÜĞÜnü ciddi ve kurumsal bir ölçeğe taşımak ve onları; pazarlama, taşıma ve hizmet verme konusunda güçlendirerek milli ekonominin temel unsuru haline getirmek gereklidir.

  • TURİZM YAPILANMASININ TEMELİNE “HAVZA ESASLI MEKAN PLANLAMASI VE EKOLOJİK İLKELER” YERLEŞTİRİLMELİDİR.

Türkiye’nin geçmişini ve geleceğini belirleyen 24 Ekolojik havza vardır. Bu havzalar; kendi doğal ve ekolojik işlerlikleriyle; havayı, suyu, toprağı, bitkiyi, hayvanı, insanı belirlemektedirler.

Her havzanın kendi özelliklerine göre; mekan planlama; tarım, sanayi, altyapı ve turizm planlaması yapılmalı, turizm ürünleri buralardaki ekolojik temele göre biçimlendirilmelidir.

Yoksa; turizm aksları, turizm kenti, turizm merkezi, varış odağı gibi kavramlar yerine oturmaz. Turizm arapsaçına döner.

Markalaşma; bu havzaların ekolojik özelliklerine göre oluşturulmalıdır.

Havzalarda kapasite,  ON İKİ AY KULLANIM İLKESİNE göre planlanmalıdır. Bu havzalar, on iki ay kullanılacak biçimde; dağıyla, deniziyle, termaliyle, tarihiyle yeniden tasarlanmalıdır.

boğaz.png

TURİZM İMARI VE YATIRIMCIYA ARAZİ TAHSİS KONULARI YENİDEN DÜZENLENMELİ; BU KONU, DİĞER BAKANLIKLARIN ALT BÜROKRASİSİNİN OYUNCAĞI OLMAKTAN ÇIKARILMALIDIR.

Bugün Turizm Rejimi; imar ve arazi kullanımı açılarından; Orman, Milli Parklar ve Özel Çevre rejimleri tarafından boğulmakta ve adeta işletilmemektedir. Bu durum yeni düzenlemelerle kesinleştirilmeli, Turizm Bakanlığının inisiyatifi netleştirilmeli ve güçlendirilmelidir. En mühimi; yerli ve yabancı yatırımcıları ürküten; turizmin başlangıç finansmanını zorlaştıran ve uluslar arası sermaye piyasalarına açılmalarını engelleyen “arazi tahsisi ve kira” kavramları; “müddetli tapu” anlayışıyla yer değiştirilmelidir.

Bugün tahsis edilen araziler üzerinde Milli Emlak “DEMOKLESİN KILICI” gibi durmaktadır.

Araziler Maliyenin, yatırımcı emanetçi anlayışı terk edilmelidir.  Bu durum; yerli, yabancı yatırımcıları ürkütmekte ve yatırımcıyı ve ülkenin sermayesini hızla geri alacağı “uluslar arası sermaye piyasası” enstrümanlarının gelişimini engellemektedir.

Derhal;

                         “Yap, İşlet, Devret’ten”

                         “ Yap, İşlet, Pay Ver”

anlayışına geçilmelidir.

Pay alırken de; yatırım tutarına bağlı yıllık kira yerine; “Ciro ve G.O.P.’den pay”  gibi uluslar arası genel kabul görmüş ölçüler kullanılmalıdır.

TURİZM; YERLİ BANKACILIK VE SERMAYE PİYASALARI İLE BARIŞTIRILMALI; BÖLGESEL GAYRİMENKUL YATIRIM ORTAKLIKLARI (GYO) OLUŞTURULARAK, TÜRK TURİZMİ ULUSLARARASI BORSALARA ARZ EDİLMELİDİR.

Turizm geri dönüşü uzun bir yatırım olduğu için; “yüksek faiz ve kısa vade” temeline dayalı yerli bankacılık sistemi ile barışık değildir. Ancak; Türk mal ihracatının; ithalata dayalı yapısı ve bu nedenle, “sıfır veya giderek negatif net ihracat” doğurması ve milli gelire katkısız olması karşısında; tüketici ithal edilerek; milli gelire net pozitif katkı sağlayan turizm özellikle, TÜRK EXİMBANK’ın birincil ilgi odağı olmalıdır.

Türk EXİMİ güçlendirilmeli ve bu gücün en az yarısını; turizme odaklayarak ve diğer bankalarla işbirliği yaparak Türk turizmini, uluslar arası ölçekte “BÜYÜK TUR OPERATÖRLÜĞÜ”ne ve uluslar arası çapta “İŞLETMECİ ZİNCİRLER”e kavuşturmalıdır.

Güçlü tur operatörlüğü için temel şart, banka ve borsa sistemini operatörler için hazır hale getirmektir.

Diğer yandan; Türk turizm yatırımcıları yaptıkları sabit kıymet yatırımlarını, borsalaştırarak; koydukları öz kaynakları 10-15 yıl beklemeden geri alabilmelidirler. Bunun için Sermaye Piyasası Kurulu kolaylaştırıcı düzenlemeler yapmalıdır.

Yine bu konuda; Türk turizmini zıplatacak mucizevi bir çözüm vardır. Bu çözüm; bölgesel gayrimenkul yatırım ortaklıkları kurarak (örneğin Belek GYO, Kemer GYO vb.) bunları yurtdışı borsalara Londra’ya, Tokyo’ya, NewYork’a açmaktır. Böylece; Türk turizminin 25 yıldır yaptığı durağan sabit yatırımlar aktifleştirilebilir ve minimum 25-30 milyar $ kaynak elde edilir. Bu yeni kaynakla; yeni turizm yatırımlarının önü açılır ve bugünkü Türk turizm kapasitesi ikiye katlanır. 25-30 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye elde edilir.

bina

SAYILARI 6000’İ AŞAN TABELA ACENTACILIĞI DÖNEMİ BİTMELİ; BUNLAR GEREKİRSE BİRLEŞTİRİLEREK TUİ, NECKERMAN ÖLÇEĞİNDE PAZARLAMA DEVLERİ OLUŞTURULMALIDIR. ARTIK TÜRK İŞLETME MARKALARI VE ZİNCİRLERİ DEVREYE GİRMELİDİR.

Bugün Türk Turizminin en önemli eksiği; uluslar arası değerde işletme zincirleri ve yine uluslar arası ölçekte pazarlama şirketleri olmamasıdır. Bunlar yoktur, çünkü bunları destekleyen bir finansal yapı yoktur. Bunları gerçekleştirecek olan; Türkiye’nin “tüketici ithali yoluyla dış ticaret” stratejisini benimsemesi ve “EXİMBANK”ını bunun için seferber etmesidir.

Ancak; bundan sonra; Türkiye “Stratejik Turizm Merkezi” haline gelir ve Turizm Borsası, Berlin’de, Moskova’da değil; ürünün olduğu yerde; Antalya’da, İstanbul’da kurulur, fiyat Türkiye’de belirlenir.

  • TÜRKİYE TÜKETİCİ İTHAL EDECEKSE TÜKETİCİ TAŞIMA KAPLARINI YANİ UÇAKLARINI ÇOĞALTMALI VE TAŞIMA AKSLARINI ÖZELLİKLE KUZEYDEN-GÜNEYE TARİFELİ DİREKT UÇUŞLARA DÖNÜŞTÜRÜLMELİDİR.

Yukarıda anlattık, ithalatın konteynırları negatif dış ticaret doğuruyor, turist uçakları pozitif dış ticaret doğuruyor.

cemil beyBu yüzden; Türk Ekonomisi tüketici ithal etmeyi öne almalı ve öncelikle hava taşımacılığını çok güçlendirmelidir.

Dünyada; Turizmin kuzeyden-güneye yapıldığı dikkate alınarak; özellikle Rusya  ile Türkiye tatil yöreleri arasında; direk, tarifeli ve ucuz uçak taşımacılığı mutlaka geliştirilmelidir.

Bu yüzden; Turizm Bakanlığının birincil işi THY ile iç içe çalışmak; hatta onun yönetiminde bulunmaktır.

Diğer yandan; Bakanlığın teşkilatı içinde bir “Turizm Ulaştırması” birimi bulunmalıdır.

  • TURİZM BAKANLIĞINI GÜÇLENDİRECEK TEMEL UNSUR, GÜÇLÜ TURİZM SEKTÖR ÖRGÜTLERİDİR. SEKTÖR ÖRGÜTLERİ BUGÜNKÜ GÜÇSÜZ VE DAĞINIK YAPIDAN KURTARILMALI, TEK VE GÜÇLÜ BİR YAPI OLUŞTURULMALIDIR.

Sektör için en doğru örgütlenme modeli, TOBB Kanununa tıpkı “Sanayi Odaları” gibi; bir “Turizm Odaları” eklemesi yapmaktır.

Ancak; bugünkü TOBB örgütlenmesi buna direneceği için; Bakanlığın hazırladığı, “Türk Turizm Yatırımcı ve İşletmecileri Meslek Birliği” tasarısını düzelterek kanunlaştırmak çok faydalı olacaktır.

 

ANTALYA DÖNÜŞÜM PROJESİ (ADP)

ANTALYA DÖNÜŞÜM PROJESİ (ADP)

ANTALYA’NIN EKONOMİK VE SOSYOLOJİK DÖNÜŞÜMÜ İÇİN GÖRÜŞLER

Dr. Cemil ÇAKMAKLI

  1. GİRİŞ

Bu özet rapor, bugünkü Antalya’yı dönüştürerek, O’na; yeni, farklı ve büyük bir ekonomik ve sosyolojik yapı kazandırmak ve O’nu kimlikli bir dünya kenti yapmak için yapılacakları tartışmak amacıyla hazırlanmıştır.

Rapor, Antalya’nın mevcut yapısına; potansiyellerine ve bu potansiyelleri harekete geçirecek yaklaşımlara ve çözüm başlıklarına işaret etmektedir.

 

  1. MEVCUT YAPI
  2. Antalya son otuz yıldır bir “kıyı turizmi kenti” olarak yorumlanmış ve bu yorumun doğal sonucu olarak kıyılarında oteller olan bir kent olarak yapılanmıştır.

Otuz yıldır, Alanya’dan, Tekirova’ya kadar önce oteller yapılmış, daha sonra yapılan otellere ulaşılmaya çalışılmıştır. Otuz yıl sonra hala, Antalya’dan Alanya’ya, Antalya’dan Kemer’e karayolu ile ulaşım çabaları sürmektedir. Kısaca, önce oteller yapılmış, altyapı peşinden gelmiştir.

  1. Kıyılara dört mevsimlik oteller yapılmış, sadece bir mevsimlik pazarlama planlanmıştır. Bugün oteller yıllık bazda en fazla 4 ay makul fiyatla çalışabilmektedir. Bölgesel kapasite kullanım oranı çok düşüktür. Bu yüzden yapılan yatırımlar çok uzun vadede geri dönmektedir.
  2. Otel satış yöntem ve fiyatları gelirleri azaltmakta, giderek artan temel girdiler giderleri çoğaltmaktadır. Artık, Antalya otel yatırımcıları ve işletmecileri için “karsız bir bölge” haline gelmiştir.
  3. Antalya’yı pazarlayan “tur operatörleri” uçak dolmuşçuluğu yapmakta, zayıf ve güçsüz oldukları için de uçak risklerini, fiyat düşürme yöntemleriyle otel işletmecilerine yıkmaktadır.
  4. Düşük kapasite ve düşük fiyatla Antalya otelciliği uluslararası güçte otel işletme marka ve firmaları üretememekte; işletme markaları yerine, maaşlı işini bırakıp “işletmeciliğe soyunan müdürler” işletmecilik yapmaya çalışmaktadır.
  5. Hanutçu, kuyumcu ve dericiler zayıf tur operatörlerini finanse etmekte; onlar da turisti kapatıp sadece bu sistemle çalışan alışveriş noktalarına taşımakta ve turistin, tüccarla ilişkisi kesilmektedir. Herşey Dahil pazarlama sistemi de turisti otele kapatmakta; Antalya’ya gelene; Antalya’yı göstermeyen bir turizm modeli ortaya çıkmaktadır. Turizm ekonomisi kent ekonomisine dönüşememektedir.

Ekonomik sistem; kentle turist arasında değil; otelle birkaç toptancı arasında işlemektedir.

  1. Antalya, turizmi beslemeyen, niteliği düşük büyük bir iç göç almakta ve bu iç göç turizm kenti yerine “Lümpenkent” oluşturmaktadır. Bu durum turizm kalitesini ve fiyatları hızla aşağı çekmektedir.

Diğer yandan, sadece yaz aylarında ve düşük fiyatla çalışan sistem; mevsimlik turizm çalışanı oluşturmakta; Antalya yüksek tahsilli, lisan bilen mevsimlik işçiler şehrine dönüşmektedir. Bu duruma direnemeyen turizm için eğitilmişler, turizmden kaçmakta; yine turizm kalitesi düşmektedir.

Sonuç olarak; kaliteli turizm personeli şehirden kaçmakta, kalitesiz iç göç şehri doldurmaktadır.

Bu sosyolojik yapı, Antalya’nın ve Antalya turizminin en temel sorunlarından biridir.

  1. Antalya’da temel sektör olan turizmdeki dağınıklık diğer sektörlerde de görülmektedir. Tarım ve sanayi başta olmak üzere diğer sektörlerin de turizmi destekleyecek ve şehri geleceğe taşıyacak bir perspektifleri yoktur. Özellikle turizmi besleyen tarımsal faaliyetlerin ve seracılığın hormonlama, suni gübreleme ve zirai mücadele ilaçlaması yoluyla zehre boğulması şehrin ve turizmin geleceğini tehdit etmektedir.

 

  • ANTALYA’NIN POTANSİYELLERİ VE YAPILMASI GEREKEN DÖNÜŞÜMLER
  1. Temel Dönüşüm: Kıyı temelli yaklaşım yerine ekosistem temelli ekonomik yaklaşım

Antalya’ya otuz yıldır hakim olan kıyı temelli turizm ekonomisi anlayışı yerine, sadece turizmi değil diğer sektörleri de içeren ve sektörlerin birbirini beslediği bir “Ekolojik Antalya Ekonomisi” anlayışına geçilmelidir.

Çünkü Antalya; rekabet ettiği Akdeniz çanağı içinde en zengin ekolojik dokuya sahip  kenttir. Antalya topoğrafyasının, klimasının, florasının, faunasının bir benzeri daha yoktur. Barselona’dan Atina’ya; Cebelitarık’tan Kahire’ye kadar tüm Akdeniz’de Antalya ekosistemi kadar zengin bir ekosistem yoktur. Diğer Akdeniz kentlerinde tarımsal monokültür varken, yani yılda sadece bir ya da birkaç tarımsal ürün alınabilirken, Antalya’da bir yıl içinde yüzü aşkın verim bitkisi yetiştirilebilmektedir. Çünkü, Antalya  büyük bir doğal seradır.

Kışın kıyıda yapılan tarım, havalar ısındıkça yüksek dağ ovalarına taşınmakta ve bütün yıl sürmektedir. Akdeniz’in diğer bölgelerinde dağlar denizden ortama 100 km içerideyken; Antalya’da Batı Toroslar birkaç km sonra 2500 metreye yükselmekte; deniz ve kayağı aynı anda sunabilen bir turizm ortamı sağlamaktadır.

Batısında dağlar ve dağ ovaları, doğusunda alçak ovalar ve yaylalar, kuzeyinde Göller Bölgesi ve kuş cennetleri olan; dört mevsim hem tarıma hem turizme elverişli böyle bir ekosistem Akdeniz’in hiçbir yerinde yoktur.

İşte Antalya ekonomisi; bu eşsiz ve kopya edilemez ekosistem üzerine kurulmalıdır. Dünyanın yeni trendi ve geleceği olan “Ekoloji” kavramı ve teknikleriyle yeni bir Antalya ekonomisi planlanmalıdır. Ekolojik tarım ve ekolojik turizm esas alınarak yeniden yapılandırılan Antalya ekonomisi, “Ekolojik Antalya” markasıyla; dört mevsim ve yüksek fiyatla tüm dünyaya pazarlanmalıdır.

  1. Tarımsal Dönüşüm:

Yukarıdaki temel dönüşümü desteklemek ve Antalya’nın ekolojik dokusunu bozmamak, toprağı, florayı ve faunayı zehirlememek için Antalya tarımı bugünkü yanlış uygulamalarından ekolojik tarıma doğru dönüşmelidir. Bu dönüşümün stratejisi ve aşamaları acilen belirlenmelidir. Bu yolla, Antalya ekosistemi korunacak, Antalya misafirlerini hormonlu, zehirli ürünlerle değil, doğal ve sertifikalı ürünlerle karşılayacaktır.

Aşamalı olarak; çiftçi desteklenip, bilinçlendirilerek bu dönüşüm gerçekleştirilmelidir.

  1. Turizmde Dönüşümler:

Antalya turizmi altı büyük dönüşümü gerçekleştirmek için yeniden ele alınmalıdır.

3.1- Turizmde birinci dönüşüm pazarlama dönüşümü olmalıdır.

  • Antalya tur operatörlerinin vizyonu müsait olanlar; borsa ve bankacılık sistemleriyle yönlendirilip büyütülmelidir. Bugünkü zayıf tur operatörlüğü otuz yıldır sistemin zayıf halkası olarak kalmış ve Antalya’yı yaz sezonuna hapsederek kapasitenin, düşük fiyatlara mahkum ederek gelirin tıkacı olmuştur.
  • Antalya’ya ulaşım; giderek tur operatörlüğü “charter”ları yerini alacak direk uçuşlarla ve dünyanın her yerine tarifeli uçuşlarla desteklenmeli, THY bu sistem içinde yerini almalıdır.

Antalya havalimanına Gazipaşa ve Kaş havalimanlarının eklenmesiyle her otel yarım saatte ulaşılır hale getirilmelidir.

  • Turizmde ikinci dönüşüm, işletmecilik dönüşümü olmalıdır.

Bunun için ihtisaslaşmış, güçlü, markalaşmış işletme şirketlerinin önü açılmalıdır. Pazarlama bu markalar üzerinden yapılmalı, tur operatörlerinin “no name” – otel belirtmeden- yaptıkları satışlar giderek azaltılmalı ve bir süre sonra sona erdirilmelidir.

  • Turizmde üçüncü dönüşüm alt yapı dönüşümü olmalıdır.

Antalya denizden ve karadan turizme yakışır bir ulaşım ağı ile örülmelidir.

  • Denizden ulaşım için; havalimanına gelenler bir trenle Lara’da yapılacak “Feriport” a indirilmeli, bu feriporttan da batıda Beldibi, Göynük, Kemer, Çamyuva ve Tekirova’ya, doğuda Belek, Manavgat, Side ve Alanya’ya ulaşan hızlı ve otobüs ölçeğine kadar inebilen ve gerektiğinde otel iskelelerine yanaşabilen “feri”ler kullanılmalıdır.

Bu koy içi ulaşım; Antalya’ya prestij ve gelir, turiste hızlı ve konforlu otel ulaşımı sağlayacak çok gerekli bir projedir.

  • Karadan ulaşım için; Alanya tarafına doğru yürüyen kara ve hatta demiryolu ile; Kaş’a doğru giden karayollarına devam edilmeli, bu hatlar peyzajla güzelleştirilmeli ve kimliklendirilmelidir.
  • Fakat, kara ulaşımı için; yaylaları, dağ ovalarını, kuş cennetlerini, kanyonları, Feslikan’da ve Tahtalı’da geliştirilecek kayak merkezlerini ulaşılabilir kılan ve adeta Antalya’nın sadece kıyı ve kum olmadığının altını çizen, Alanya’dan Kaş’a doğru yapılacak bir “DIŞ RiNG” e ihtiyaç vardır.
  • Bu altyapı anlayışı Antalya’yı Dünya Turizm Merkezi statüsüne yükseltecek ve şimdikinin tersine, altyapı üstyapının önünde yürüyecektir.
    • Turizmde dördüncü dönüşüm, yatırım dönüşümü olmalıdır.

Bugün Antalya’da iki büyük yatırım yanlışı vardır.

Birinci yanlış; yatırımların kurumsal değil bireysel oluşudur. Genellikle müteahhitler, yerel toprak sahipleri ve diğer bireysel yatırımcılar, başta vergiden kaçınma ve diğer motiflerle otel yatırımı yapmakta; işleterek veya kiralayarak koydukları parayı geri almaya çalışmaktadırlar. Bu bankacılıktan ve borsadan kopuk yatırım modeli başlangıç yıllarında, 20-30 yıl önce, bir zorunluluktu, ancak bugün “kurumsal” bir yatırım modeli geleceğin Antalya’sı için bir zorunluluktur.

İşe önce; mevcut otel yatırımcılarından başlanmalı, bunlar Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı (GYO) vasıtasıyla iç ve dış borsalara sunulmalı, otel yatırımcısı gerekirse mülkiyetini kaybetmeden yatırımına koyduğu fonunu geri alabilmeli geri aldığıyla yeni yatırımlar yapabilmelidir.

Bu yolla; Antalya’ya yatırılmış milli sermaye yurtdışından gelecek fonlarla yabancı sermayeye dönüşecek ve işletme gelirleriyle uzun vadede geri dönüş bekleyen atıl fonlar hızla mobilize olacaktır.

İkinci yanlış; yatırımlar için sadece kıyıların kullanılmasıdır. Kıyıların yanı sıra, denizlerin, dağ ve yaylaların yatırım projelerine kavuşturulması gerekmektedir.

Denizde yapılacak yatırımlara; Antalya’nın yat turizmine kavuşturulması amacıyla başlanmalıdır. Bugün dünya turizm merkezlerinde; karadaki üç otel yatağına karşı denizde bir yat yatağı vardır.

Antalya’da bu oran sıfıra yakındır. Bu yüzden Antalya’da uluslararası çapta yat limanları planlanmalı ve gerçekleştirilmelidir.

Ayrıca Antalya’nın bir “kruvazier” üssü haline getirilmesi çok gereklidir.

Dağlarda ve yaylalarda; 2000 metreden sonra kayak merkezlerinin ve diğer aktivite merkezlerinin oluşturulması diğer bir gerekliliktir.

Feslikan ve Tahtalı’da kayak ve kış merkezleri projelendirilip hayata geçirilmelidir. Akdeniz’in aynı anda yüzülebilecek ve kayılabilecek tek lokasyonu Antalya’dır. Öte yandan, dünya ölçeğinde (Disneyland gibi) eğlence merkezleri ve diğer show yatırımları için Antalya ideal bir ortamdır.

Özetle; Antalya yatırımlarının kurumsallaştırılarak uluslararası karakter kazanması ve yatırıma giden fonların hızla geri kazanılması ile yatırımların sadece kıyı otelleriyle kalmayıp, denizde ve karada çeşitlenmesi Antalya’yı cazip bir yatırım ortamına dönüştürecek, O’nu milli ve uluslararası sermaye için bir çekim merkezi yapacaktır.

  • Turizminin beşinci dönüşümü, Antalya’nın ticari dönüşümü olmalıdır.

Antalya misafirlerini hanut showroomlarından kurtarmalı, bir uluslararası alışveriş şehrine dönüşmelidir. Alışveriş merkezleri çoğalmalı, tasarım ve yenilik kokan ve her kademeye hitap eden bir alışveriş dokusu ortaya çıkmalıdır.

  • Turizmin altıncı ve en temel dönüşümü, bütün dünyadan “tüketici ithal eden bir şehre” dönüşmesidir.

Dünya insanları Antalya’ya sadece otele ve tatile değil, alışveriş merkezine alışverişe, üniversiteye okumaya, hastanelerin tedaviye gelmelidir.

Kısaca Antalya; cebinde parası olan tatilciyi, öğrenciyi, hastayı, alışverişçiyi turist saymalı, dünyanın her yerinden her türlü varlıklı tüketiciyi çekebilecek bir dünya şehri olmalıdır.

  1. Diğer Sektörlerde Dönüşümler:

Yukarıda da belirtildiği gibi sağlık, eğitim, ticaret gibi sektörler yerel değil uluslararası bir karakter ve kalite kazanmalı, başta yakın ülkeler olmak üzere bütün dünya tüketicilerine hitap edebilmelidir. Bütün bu sektörlerin ortak bileşenleri ekolojik konsept olmalı, bu sektörlerde dünyaya hizmet verebilecek ekolojik ve bilimsel dönüşümlerini gerçekleştirmelidirler.

  1. SONUÇ

Antalya; yukarıda sıralanan dönüşümlere ekolojik gözlükle bakmalı; doğanın kendine verdiği eşsiz ekolojik yapıyı, konsepte, markaya, ürüne ve en mühimi kendi insanına taşımalıdır.

Dünya şehri Ekolojik Antalya, böyle yaklaşımlarla doğacaktır.

Bu yaklaşımların hayata geçirilmesi için bir “Dönüşüm Fizibilitesi” hazırlanmalı, bu fizibilite alt projelere ve eylem planına dönüştürülmelidir.

Bu eylem planına başta hükümetimizin bakanlıklarının, peşisıra  Antalya yerel yönetimlerinin ve tüm Antalyalıların  sahip çıkmaları ve dönüşüme kilitlenmeleri istenen sonucu mutlaka getirecektir.

DÜNYAYI YÖNETEN ŞİRKETLER..

Dr.Cemil Çakmaklı tarafından ünlü yazar David Korten‘in

Dünyayı Yöneten Şirketler ” kitabına yazılan ÖNSÖZ..

1370010221_b

Bir kitabın yazarı David Korten ve onun dava arkadaşları “herkesin yararına işleyen adil bir dünya anlayışının” onurlu savaşçılarıdır. Dünyayı, uluslararası şirketler ve onların hükümetleri tarafından oluşturulan  “adaletsiz küreselleşme” den ve soygundan kurtarıp, sivil toplum önderliğinde oluşacak “adil küreselleşme” ye doğru götürmek istiyorlar.

Çünkü uluslararası şirketler ve onların hükümetleri eliyle yürütülen bugünkü adaletsiz küreselleşme, katma değer ve üretimin yerine moneter (parasal) soygunu koymakta, dünyanın doğal kaynak ve hammaddelerini gasp ve tahrip etmekte, bunlar üzerinden spekülasyon yapmakta, başta piyasa ve demokrasi olmak üzere insanlığın evrensel kavramlarını çarpıtmakta, bunların yerine insanlığa, maddi tüketime adanmış yaşam biçimleri enjekte etmektedir.

Adaletsiz küreselleşme dünya nüfusunun ancak %10’unun lehine işlemekte, geride kalan milyarlarca insan açlık, hastalık, eğitimsizlik ve güvensizlik ortamında umutsuzca çırpınmaktadır. Bu durum dünyada, insanla – insanın ilişkisini barıştan uzaklaştırmakta, savaşa ve teröre yaklaştırmaktadır.

Öte yandan artan fosil enerji tüketimi daha çok karbondioksit ve küresel ısınmayı, kereste ticareti ve orman katliamı daha az oksijen ve fotosentezi, döngüye katılamayan kimyasal ürünler daha fazla atığın ortaya çıkmasına ve suyun daha da kirlenmesine neden olmakta ve dünyanın varlık sebebi olan “döngü” yü tıkamaktadır.

Bütün bunların sonunda insanın insanla bağının kopması yetmiyormuş gibi insanın doğayla da bağı kopmaktadır. Böylece insanlık kendi kötü sonunu hazırlamaktadır.

Özetle, adaletsiz küreselleşmeyle dünyanın sosyolojisi ve ekolojisi geri döndürülmez biçimde yok edilmektedir.

Bu gidiş durdurulmalıdır. Devid Korten ve arkadaşlarının mücadelesine katılmalıyız. Bu mücadeleye katılmanın şartı  da onları doğru anlamaktır.

  • Bu kitapta da anlatıldığı gibi, onlar “şirket” e karşı değillerdir. Onlar uluslararası  ve

moneter şirket gücünün, yerel üretim şirketlerine verilmesini öneriyorlar.

  • Onlar piyasaya karşı değiller. “Kaynakların en etkin bölüştürülmesi için piyasalar

yeniden düzenlemelidir “ diyorlar. İnsanların refahı için etkin bir sanayi ve ticaret sisteminin  olması gereğinden bahsediyorlar. Ancak bugün küresel piyasalara sanayi ve ticaret değil, mali spekülasyon egemendir. Dünya piyasalarında her gün dolaşan 2  trilyon doların ancak %2’si mal ve hizmet ticareti ile ilgilidir. Karşı olunan işte “bu yanlış piyasa”dır.

Yanlış ekonomik ve kültürel temellere dayalı adaletsiz küreselleşmeye direniş. Korten’in de söylediği gibi, tek başına kaybeden bir stratejidir. Direnişin önüne çözüm koymak gerekmektedir.

Bize göre mevcut tahribatı önleyecek gündelik direnişler sürerken onun önüne yeni bir düşünce devrimi koymak gerekmektedir. Çünkü bugünü adaletsiz küreselleşme düzeninin kökleri, kartezyen düşünce sisteminden beslenen Batı’nın mekanik dünya yaklaşımına uzamakta ve oradan beslenmektedir.

Mevcut yanlış dünya düzenine alternatif ararken ilk yapılacak şey, yanlış dünya düzeninin kartezyen düşünce sistemini terk etmek, onun yerine yeni bir düşünce sistemi getirmektir. Yani düşünce sisteminde bir devrim yapmak gerekmektedir.

Çünkü, bütün bilimleri ve onların sonuçları olan teknolojileri, sosyal ve ekonomik sistemleri “düşünce sistemleri” belirler.

Fizik, kimya, biyoloji gibi temel bilimler, aritmetik, geometri gibi sembol bilimler ve tabii ki iktisat dahil tüm sosyal bilimleri etkileyen temel süreç, “düşünce sistemleri” süreci ve onun evrimidir.

Düşüncenin ilk evresi “lineer- çizgisel” düşüncedir. Bu düşünce sistemi, sorunu çevreleyen tüm koşuları ve etmenleri etraflıca araştırmadan, çözüme etkili olabilecek tüm bilgileri hesaba katmadan sonuç çıkarır. Oysa doğada ve onun simülasyonu olan toplumda karşılaştığımız tüm olgular lineer değildir. Düşüncenin ikinci evresi olan Kartezyen düşünce; her şeyi parça parça ele alan, dünyayı parçaların birleşmesinden oluşmuş sayan ve lineer düşünceden farklı olarak çizgileri bir yüzeye (kartezyene) yerleştiren ve indirgemeci bir yöntemle çözüm arayan bir düşünce sistemidir.

Her iki düşünce sisteminin, yani lineer ve kartezyen düşünce sistemlerinin temel değerleri, her şeyi parçalar halinde ele alma, niceliklere önem verme, parçalar arasında çizgisel hiyerarşi ve rekabettir.

İşte bu düşünce sistemlerinin üzerinde yükselen günümüzün bilim ve teknolojisi, ekonomisi ve sosyolojisi, doğaya ve doğal sistemlere aykırı işliyor, topluma ve doğaya zarar verecek onları tahrip ediyor.

İnsan toplulukları giderek doğadan ve doğal süreçlerden uzaklaşıyor. Doğayla ortaklık bilinci yerine, doğa karşıtı bir tavır içine giriyor. Özellikle günümüzün kartezyen ekonomisi doğayı gözetmeyen enerji ve hammadde politikalarını, sürdürülebilir katma değer ve üretim yerine sürdürülemez talep oluşturmayı, uluslararası  piyasalarda toplumsal sorumluluk yerine sorumsuz ve soyguncu moneter spekülasyonu yerleştirmeyi benimsiyor ve bütün bunları adaletsizce küreselleştirerek işliyor. Doğayı, demokrasiyi ve piyasayı tahrip ediyor. Ekolojik ve sosyal cinayetler işliyor.

Bu ekolojik ve sosyolojik cinayetleri durdurmanın yegane yolu; yeni bir ekonomik düzene, daha doğru bir deyişle Ekolojik Ekonomi (Eko- Ekonomi) düzenine geçmektir.

İşte bu yeni ekonomi (Eko- Ekonomi) düzeninin temelinde insan düşüncesinin 3. evresi olan, holistik-bütüncül düşünce sistemi vardır.

Bu düşünce sisteminde hiçbir sonucun tek sebebi yoktur. Bu evrenin geometrisi uzaysaldır. Bu evrede parçalar yoktur bütün vardır; çizgi yoktur, “ağ” vardır ve her şey birbirine bağlıdır.

Temel değerleri ise rekabet yerine işbirliği, nicelik yerine nitelik, hiyerarşik egemenlik yerine ağsal ortaklıktır. Lineer ve Kartezyen düşünce yapısı iken holistik düşünce sistemi, ekolojik ekonominin düşünce yapısıdır.

Küresel şirketlerin baş aktörler olduğu günümüz ekonomisi, ise arzulanan tüm doğruları kapsıyor.

“Hırsı kutsayan”, kendi varlık sebeplerini yok ederek beslenen ve sözüm ona büyüyen bu “ekonomik demagoji”den bir an önce vazgeçerek bütüncül düşünce yapısıyla haraket edip  dünyanın doğal dengelerini gözeterek çalışan, adaletsizliğin ahlaki olarak gerekçelendirilmediği, kendini tahrip etmeden işleyen bir ekonomi yani “ekolojik ekonomi” oluşturmalıyız.

Kartezyen düşüncenin her şeyi parçalar halinde gören, indirgeyerek sorun çözen, her şeyi karşıtıyla izah eden sistemini terk etmek gerekiyor. Her şeyi doğada olduğu gibi holistik –bütüncül olarak ele alan, parçalara değil ağlara ve bağlantılara dayalı bir düşünce sistemine ulaşmak gerekiyor. Yani düşünce sisteminin doğanın bir modellemesi olması gerekiyor. Her şeyi birbirine bağlayarak düşünmek, sonsuz çeşitlilikten korkmamak gerekiyor.

Öğrenme ve sorun çözme holistik hale gelince sosyolojik ve ekonomik sorunlar kavranılır hale, davranışlar ise sürekli ve yaşar hale gelecektir. Bugünün sürekli değişimi kavrayamayan ve her şeyi dengeye kavuşturmaya çalışan ekonomik anlayışları yaşayamaz. Çünkü istikrar ölüdür. Bu düşünce sistemi değişikliği, değerler sistemi ve paradigma değişikliklerini getirecektir ve ekonomik sistem anlayışını da değiştirecektir.

Eski ekonominin azalan getiriler varsayımı yerini, artan getirilere terk edecektir. Newton fiziğine dayalı iktisadi denge teorileri yerini,biyolojik yapılarda olduğu gibi kendini örgütleyen ekonomi teorilerine bırakacaktır. Homo-ekonomicus ( ekonomik insan) değişken insan olarak ekonomideki yerini alacaktır. Sadece fiyat ve miktarı ele alan kartezyen ekonomi analizlerinden, tüm ekonomik unsurları bir arada ele alan holistik ekonomik analizlere geçilecektir.

Doğada her şey birbirine anlaşılmaz ve kopmaz biçimde bağlıdır. Bir şey başka bir şeyin girdisidir. Önemli olan döngüye katılmaktır. Bunun adı da evrensel işbirliğidir. Doğada rekabet “birim”i işbirliği ise “sistem” i yani döngüyü yaşatır.

Temel konularda işbirliği yapmak, Türk toplumunda doğallaşmış ve bir kültür öğesi haline gelmiştir. Bu yollarla, yani rekabet yerine işbirliğini koyarak liberal ekonomik sistemi doğru kavram, tanım ve normlara kavuşturmak ve piyasanın kültür dokusunu, ekolojik temeli olmaya hazır hale getirmek mümkündür.

Özetle, düşüncede devrimle ekonomi bilimi, yozlaştırılmış denge teorilerinden karmaşık, zamanın eşiğindeki kaos teorilerine doğru, diğer bir deyişle gerçek hayatın olduğu yere doğru yol alacaktır. Böylece insanlar akışkan, sürekli değişen, canlı bir ekonomiyi  kavrayıp tıpkı böyle çalışan doğal sistemle onu özdeştirebilecek bir kavrayış noktasına ulaşacaklardır. Bu kavrayışla birlikte, ekolojik süreçlerle ekonomik süreçlerin çatışması bitecek, küresel moneterizmin  yerine ekolojik ekonominin değerleri ve süreçleri dünyamıza yerleşebilecektir.

Düşünce devrimiyle ekonomik sistemlerle birlikte kültürel ve sosyolojik sistemlerde de köklü değişiklikler olacaktır. Ekoloji ve ona dayalı ekonomi, doğaya uygun bilimsel çalışmalar ve ondan türeyen bilgi ve teknolojiler geliştirecektir yoluyla yaşamlarına girecektir.

Böylece insan toplulukların doğal süreçlerden kopmasının ve doğaya yabancılaşmasının önüne geçilecek, kartezyen düşünce sisteminin eski ekonomisi ve adaletsiz küreselleşmesi terk edilecek, yerine holistik düşüncedin yeni ekonomisi ve “herkesin yararına işleyen adil küreselleşme” yerleşecektir.

Hedef uzak,düşman güçlü zannedilmemeli, zamanın; yeninin ve doğrunun müttefiki olduğu unutulmamalıdır.

Haydi yola, zaman yanımızda…

Dr. Cemil Çakmaklı