Kategori arşivi: Genel

TASARIM VE ATATÜRK

Geometrinin evrimi, insan düşünce tarihinin de evrimidir. İnsan önce, bir çizgi üzerindeki bir noktayı düşünmekle, bir noktayı kendisi ile izah eden bir geometri ile yola çıkmıştır. Biz bu evreye lineer geometri ve lineer düşünme evresi diyoruz.

Daha sonra bir noktayı, iki nokta ile izah eden apsisli ordinatlı Kartezyen yani yüzey geometri ortaya çıkmıştır. Kare, dikdörtgen, üçgen, daire gibi yüzeyler geometrinin ve düşünmenin temeli olmuştur. Biz bu evreye Kartezyen geometri veya Kartezyen düşünme evresi diyoruz.

En sonunda bir noktayı, sonsuz nokta ile birleştirerek tanımlayan holistik geometri yani holistik düşünme biçimi ortaya çıkmıştır. Bir noktayı çok noktaya bağlamak, doğanın oluşumunu da izah eden temel gerçekliktir. Doğada da her şey birbirine bağlıdır. Hatta zaman bile, geçmişle gelecek bile sonsuz sayıda bağlantı ile birbirine bağlıdır. İşte bu holistik yapı, zamanın ve doğanın da temeli olan bu gerçeklik; çoklu düşünebilme, her şeyden haberli olma ve her şeyi, her şeye bağlayabilme becerisi, tasarımın da temelidir.

Diğer bir deyişle, her şeyden haberli olan ve her şeyi her şeye bağlayabilen böylece bütünü düşünebilen insanlar holistiktir. Holistik olmak da, tasarımcı olmanın temelidir.

En zor tasarım biçimi ise, sonsuz bileşenden oluşan bir geçmişten bir geleceğe yürüyen, toplumsal tasarımdır.

Buradan bakınca da, Atatürk; bir ulus ve bu ulusa bir devlet tasarlayan, o ulusun geçmişini bilen ve onu geleceğe taşıyabilen ve en önemlisi de bu tasarımını hayata geçirebilen bir büyük tasarımcıdır.

İnsanlık tarihinin en büyük tasarımcısıdır.

Dilden tarihe, alfabeden geometriye, arkeolojiden teknolojiye, geçmişinden geleceğine, kısaca Türk ulusunun yaşamındaki her şeyine hakim olan Atatürk, Türklerin ulus ve devlet tasarımcısıdır.

Atatürk’e onlarca yüce sıfat yakıştırılabilir. Hepsi de yerini bulur. Ama bana göre Atatürk, her şeyden haberli, her şeyi her şeye bağlayabilen holistik bir düşünce yapısına sahip bir büyük tasarımcıdır. O, yok edilmeye çalışılan Türk soyunu bütün bileşenleri ile tanıyan ve onu geçmişten geleceğe taşıyabilen, türkleri bir ulus haline getirebilen ve bu ulusa bir devlet tasarlayabilen bütün çağların en büyük tasarımcısıdır.

Hiç abartmadan söyleyelim ve tekrar edelim, Atatürk insanlık tarihin gördüğü en büyük tasarımcıdır.

BU YÜZDEN, TARİH VE TÜRKLER ONA EBEDİYEN BORÇLUDUR….

EKSİK ENERJİ ALGIMIZ VE ENERJİYE YENİ BİR BAKIŞ

İnsan, enerjiyi kendi dışında aradı yıllarca. Kendi dışındaki enerji potansiyellerini; odunu, kömürü, petrolü, doğalgazı ve hidroelektriği üretmeye, dağıtmaya, kullanmaya yöneldi. Sonra bu karbonik ve fosil yakıtlara ‘’kirli’’ dedi, ‘’zararlı’’ dedi. Sonra gitti, yine kendi dışındaki; termal, rüzgar, güneş gibi enerjileri kendi kullanacağı hale getirmeye çalıştı. Yani insanın enerji gündemi, hep kendi dışında oluştu.

Sonra bu gündem evrenselleştirildi. Dünya gündemi, bu enerji anlayışına oturtuldu. Enerji kavgaları ve savaşları dünya düzeninin temel meselesi oldu.

Sonuç olarak; insanın enerjiyi kendi dışında aradığı bu eksik enerji algısı ve kavram kargaşası, insana kendisinin ve yaşamının bir enerji olduğu gerçeğini unutturdu.

Oysa; yaşam, tümüyle bir enerjidir, hatta daha doğru bir deyişle YAŞAM BİR ENERJİ DÖNGÜSÜDÜR.

Yaşamda var olan bütün unsurlar; insan, hayvan, bitki gibi canlı dediğimiz unsurlar ve cansız dediğimiz taş, toprak ve tüm maddeler hatta hava, hatta su, hatta toprak, yaşamda var olan her şey ama her şey bir enerjidir, bir enerji formudur.

Yaşamda canlı cansız ayrımı yoktur. Farklı frekanslarda dönüp duran enerji formları vardır. Bir enerji formu olan yaşamdaki her şey parça parça da değildir. Hepsi bir bütündür. Bu bütün bir döngüdür ve döngü canlılığın gerçek adıdır.

Sözün özü; dünyada her şey enerjidir, canlıdır, parça parça değil bir bütündür, dönüp duran bir bütündür. İnsanoğluna düşen temel görev; döngüye katılamayan sentetik maddeler üreterek, yaşam denilen bu döngüyü tıkamamaktır. Çünkü, bu döngü durursa yaşam da durur, her şey sona erer.

Bu güne kadar insan, kendi dışındaki enerjinin ısı, ses, ışık gibi formları ile uğraştı hep. Kendi içindeki enerjiyi kavramaya yönelmedi. Kendi fiziki formunun; kasının, kemiğinin, tırnağının, saçının, yediğinin, içtiğinin enerji olduğunu bilemedi. Bunun sonucu olarak da kendi sağlık arayışlarını doğru yönlendiremedi. İnsan varlığının bir enerji olduğunu kabul edip sağlık arayışlarını enerji temeline oturtamadı.

Hele hele, düşüncesinin ve sevgisinin de birer enerji formu olduğunu hiç bilemedi.

İnsanın algılarından, kavramlarından, dilinden, hafızasından, hafızasındakileri mukayese etmek demek olan akıldan ve akıl yürütme hızı olan zekadan oluşan düşünme eylemi de bir enerjidir ve o da bir döngüdür.

Son olarak, düşünceden de hızlı, yani en hızlı enerji formu olan sevgiye gelelim….

Sevgi; bir insanın bir insanla, bir erkeğin bir kadınla kurduğu bir ilişki biçimi değildir yalnızca. Sevgi, insanın insanla, hayvanla, bitkiyle, doğayla ve en önemlisi yaşamla kurduğu iletişim ve bütünleşme arayışıdır.

Yani diğer bir deyişle; yaşamdaki döngülerle iletişim ve bütünleşme arayışı olan sevgi; enerjinin düşünceden de hızlı bir halidir.

Sevgi; salt, spiritüel (ruhsal) bir kavram da değildir. Yani, maddenin dışında olan spiritüel (ruhsal) bir olgu değildir sevgi. Tam tersine maddenin içindedir, maddenin enerjiye dönüşmüş halidir, enerjinin frekansı en yüksek ve en rafine halidir.

Bu haliyle sevgi, insanın ulaşması gereken en üst iletişim becerisidir.

Bir enerji biçimi olan düşünce ve sevgi, diğer öğrenme biçimleri gibi ‘’öğrenilebilir’’dir.

Şayet, bir enerji formu olan ve sorun çözmenin temeli olan düşünmeyi ve yine bir enerji formu olan diğer yaşam unsurları ile iletişim kurma becerisi olan sevgiyi öğrenilebilir hale getirirsek ve yaygınlaştırabilirsek, bilim ve bilimsel gelişmeler yeni bir ivme kazanacaktır. Böylece, bugün toplumdan kopuk olan bilim de yaygınlaşıp toplumsallaşabilecektir.

Sonuç olarak; enerjiyi insanın dışında arayan bugünkü eksik enerji algımızı, ENERJİNİN YAŞAMIN, DÜŞÜNCENİN VE HATTA SEVGİNİN KAYNAĞI OLDUĞU GERÇEĞİNE TAŞIYABİLİRİZ.

TAŞIMALIYIZ.

Dr. Cemil ÇAKMAKLI

ANKARA, Ekim 2021

FARKINA VARMAK VE YILBAŞINI, “DÜNYANIN DÖNGÜLERİNİ KORUMA GÜNÜ” OLARAK KUTLAMAK…

Yılbaşları ve diğer özel günler; modernite adına bireyselleşen ve birbirinden uzaklaşan insanları, birazcık da olsa birbirinize yaklaştıran, “hatırlanma” denilen şifanın servis edildiği güzel zamanlardır.

Bu güzel zamanlar eskiden; el öpülerek, kucaklaşılarak, enerji doğrudan aktarılarak kutlanırdı…

Sonra; kartpostallara, telefonlara kaldı kutlamalar… Ama yine de kişiye özeldi. Sonra dijital dönemde politikacıların ve reklamcıların samimiyetsiz, kişiden uzak toplu kutlama mesajları dönemi başladı… Gönderici odaklı, alıcının yok edildiği günler, bugünler geldi…

Ben kendimce ne böyle bir şey yaptım, ne de bunlara cevap verdim. Kutlamada birebir iletişimi hiç kaybetmedim… Aradım, arandıysam cevap verdim.

Bizim Türkmen örfünde, Beycuma Beylerinin kültüründe arama hiyerarşisi bellidir. Küçük arar, büyük cevaplar.

Çocukluğum ve gençliğim; gitmekle ve aramakla geçti… Hayli yaş aldım artık…Çaldığım kapılar, çalınan kapıya dönüştü, açtığım telefonlar, susmayan aramalara dönüştü…

Örfümün öğrettiği yoldan gittim. Ektiğimi biçiyorum, çoğaldığımı görüyorum. Aranmaktan keyifliyim mutluyum.

FARKINA VARMAK Yaşamın amacı; bilmek ve farkına varmaktır, diye öğretti bize sülale okulu… Bizim başöğretmen Az’zabla, Beybabamı, dayımı ve beni yani bizim üç kuşağı da yetiştiren Az’zabla “Bilen doğruyu yanlışı farkeder, farkeden de dölü farklı eder” derdi.

Fark etmenin önemini anlatırdı. Çalıştırır, denettirir, öğretirdi…

Bir sabah ışığında, ışığa gitti…

Gitmeden de; Ramazanın sağlıkla, Cumhuriyetin milletle, 23 Nisan’ın çocuklar üzerinden gelecekle ilişkisini ondan öğrendim. Sonra, öğrenmeyi öğrendim, farkındalıklarım arttı, özel günleri de fark etmeyi öğrendim.

Anneler gününü bir genetik enerji günü, MİTOKONDRİ günü olarak kutluyorum mesela… Yaşam enerjimin annemden geldiğinin farkındayım… Annemi gerekçeli olarak, farkında olarak seviyorum.

YILBAŞI FARKINDALIĞI Benim, “yıl ve yeni yıl farkındalığım” şöyledir. Bir kere giden yıl, gelen yıl yoktur. İçinde yaşadığımız ”Evimiz Dünya” ile enerji kaynağımız, varlık sebebimiz “Güneş” etrafında bir tur daha attık sadece… Hep olduğu gibi 4,5 Milyar yıldır olduğu gibi… Adına “yıl” dediğimiz bir tur daha attık. Malum; Dünyanın yaşı Zirkonyum Kristalleri üzerinde yapılan radyometrik tarihlendirme ile 4,5 Milyar yıl olarak tespit edildi.

Esas farkındalık şu: Biz birkaç yüz yıldır bu 4,5 Milyar yaşındaki dünyaya iyi davranmıyoruz. Deyim yerindeyse, ona; “farkına varmayarak ihanet” içindeyiz. Soyumuza mezar, bize yaşam, çocuklarımıza miras olan ve bildiğimiz yaratılmışların en güzeli olan bu “Evimiz Dünya” bir döngüsel sistem… Bu döngüsel sistem, zaman ölçülerimizin temeli aynı zamanda… Dünya Güneşin etrafında dönüyor “yıl” oluyor. Kendi etrafında dönüyor “gün“ oluyor. Sonra dünyanın içinde de her şey dönüyor. Hava dönüyor, su dönüyor, madde dönüyor… Bütün bunlar ”enerji”, yani enerji dönüyor.

BU DÖNGÜNÜN ADI YAŞAM… YAŞAM BİR ENERJİ DÖNGÜSÜ…Döngüleri tıkarsanız, döngü durursa yaşam da duracak…Dünya duracak, yani ne yıl kalacak ne de yılbaşı…Yani biz, yaşamın ve yaşadığımız yerin farkına varmadan dünyanın döngülerini tıkıyoruz. Yaşamı tehlikeye atıyoruz. Ürettiğimiz inorganikler, doğal olmayan, eriyip çürüyüp döngüye katılamayan plastiklerle, lastiklerle, kimyasal gübrelerle, kendini tekrar edemeyen tohumlarla, GDO’larla döngüyü tıkıyoruz…

Her canlının, her türün bir fonksiyonu var yaşamda…Türleri yok ederek, yaşam döngüsünün temeli ormanları yok ederek, havayı, suyu, toprağı kirleterek, yanlış enerji üreterek döngüyü tıkıyoruz.

Yanlış kasetler, paradigmalar koydular insanların kafasına. Durmadan gereksizce tüketiyoruz. Dünyanın Doğal kaynaklarını tüketiyoruz. Tüketimi bozulmuş bir dünya insanı var ve inanılmaz bir hızla artıyor bu insanların sayısı…

Hem de bozuk tüketim paradigmaları ile donanmış olarak artıyor. Tüketim paradigması bozulmuş en kötü millet A.B.D.’liler. Dünya nüfusu A.B.D.’li gibi yaşasa, dünya insanlara yetmiyor. Beş dünya daha lazım. İngiliz, Alman, Fransız gibi yaşasa, üç dünya daha lazım. Türk gibi yaşarsak insanlara 1,9 dünya lazım.

Ama başka dünya yok. Hiç değilse şimdilik.

Sözün özü, böyle giderse, kafalarımızı değiştirmezsek, dünyanın üretim ve tüketim sistemini değiştirmezsek, dünya döngüleri tıkanacak…

YAŞAM YOK OLACAK…KIYAMET DEYİN İSTERSENİZ, O KOPACAK…ARTIK “YIL”DA KALMAYACAK. KUTLAYACAK “YENİ YIL” DA KALMAYACAK…

BU YÜZDEN İŞTE; DÜNYAYI YANLIŞ KULLANDIĞIMIZIN FARKINA VARALIM. DÜNYANIN DÖNGÜLERİNİ TIKADIĞIMIZIN FARKINA VARALIM. BU FARKINDALIĞI PEKİŞTİRMEK İÇİN DE BUNDAN BÖYLE YILBAŞLARINI, “DÜNYANIN DÖNGÜLERİNİ KORUMA GÜNÜ” OLARAK KUTLAYALIM.

NE DERSİNİZ?

Dr. Cemil Çakmaklı

Alıntılar

Pek çok” alıntı” geliyor hepimize..

Bazıları çok degerli ..

Ben, rastgele alıntıları pek sevmiyorum..

Ancak ; kendisine emek vermiş, emekle , terle,zahmetle “kendisi olmuş” insanlardan alıntılar hariç tabii..

Bu ; ” kendisi olmak ” üzerine eskiden de düşünmüşüm ve yayınlanmamış yazıların arasına atmışım…

Şimdi onu, — ilgilenen dostlar için–paylaşıyorum.

KENDİNİZ OLMAK…

Yaşayabilmek için ilkin, Kendinizin farkına varmalısınız, Kendiniz olmalısınız…

Ama ,ancak; Deneylerimiz çoğaldıkça, Gözlemlerimiz arttıkça, Gözümüz açıldıkça, Ezbere kitap değil, Hayatı okudukça, Farkına varıyorsun birşeylerin, Farkına varıyorsun kendinin…

Sonra,Düşünce özgürleşiyor,Değer yargıları özgünleşiyor, Kendi değerlerinizle tanışıyorsunuz…

Onun bunun değerleriyle yaşamayı bırakıp, Yani; ikinci el yaşamayı bırakıp, Kendinizi yaşamaya başlıyorsunuz…

İşte, böyle böyle, Ezbere değil, Deneyle ,gözlemle, Hayatı okuyarak, Okuduklarınızı düşünerek, Farkına varıyorsunuz kendinizin, KENDİNİZ OLUYORSUNUZ…

Ve ancak böyle ;Kolayca değil, Emekle, terle, zahmetle, KENDİNİZ OLUYORSUNUZ. ..

Dr.Cemil ÇAKMAKLI Aralik/2004 –İstanbul

VY CANIS MAJORİS

VAY CANINA..VY CANIS MAJORİS. .

İnsanların güneşi,düşünmektir,bilmektir,bilinçtir…

Toplumların güneşi, bağımsızlıktır, özgürlüktür,Cumhuriyet’tir. ..

Bizim galaksinin günesi, GÜNEŞ’ TİR…

EVRENİN GÜNEŞİ VY CANIS MAJORIS’ DİR..

Hiçbir dilde onu anlatacak kelime yok…

Muazzam,devasa vs, gibi tüm kavramlar yetersiz onu tanımlamak için. ..

Bir şey diyemiyorum onun karşısında. .

Sadece ; HADDİMİZİ BİLELİM diyorum..

HADDİMİZİ BİLELİM…

DÖNGÜ

HATIRLAYIN..Nerde dönerek danseden insanlar görürseniz, evrende herşeyin döndüğünü hatırlayın.. O dönerek danseden insanların bu döngü bilincine ulaştığını hatırlayın..Bilimin ulaştığı bu gerçeğe bu insanların ulaştığını hatırlayın.. Bu insanların bilimi sosyalize ettiğini,bilimsel bilgiyi dansa dönüştürdüğünü hatırlayın.. Mevlevi döngüsünün,Bektaşi döngüsünün,Ķızılderili döngüsünün aynı kökten, aynı genden beslendiğini hatırlayın..Türk’ü hatırlayın,Türklüğü hatırlayın.. Türklerin bugünün bilimsel bilgilerine, yani yaşamın bir döngü olduğu bilincine en erken ulaşan topluluk olduğu gerçeğini hatırlayın..HATIRLAYIN VE ÖĞÜNÜN…

“Kavram Tabanında Uzlaşma”, ulusal bütünlüğün ta kendisidir..

Değerli dost Dr.Cemil Çakmaklı’nın bir TV konuşmasında vurguladığı, “henüz kavram birliğini sağlayamamış olmak” sorununu yazıma konu almak istiyorum.

Azeri Türkçe’siyle Türkiye Türkçe’si arasındaki kimi farklar, kavramsal uzlaşının sağlanamadığı hallerde doğabilecek tuhaflıkları ne güzel vurgular. “Karı” sözcüğünü, “saygın hanım, hanımefendi” anlamında kullanan Azeri halkı ile, aynı sözcüğe birisi “eş, zevce”, diğeri yse “pek saygın olmayan kadın” gibi iki değişik anlam yükleyen Türkiye insanı arasında, yok yere bir takım anlaşmazlıklar çıkması kaçınılmazdır.

Hürriyet istediğini yapmaktır..

1950′de, Demokrat Parti seçimleri kazandığında, aklına gelen her şeyi yapmayı hürriyet sanan iyi niyetli birçok insanın torunları, bugün, demokrasinin yalnızca hak ve özgürlüklerden ibaret olduğunu, sorumluluk gibi üçüncü bir ayağın bulunmadığını zannederek bir kültürel genetik oluşturmuşlardır.

Serbest piyasa ekonomisini başıbozukluk; de-regulation‘ı kuralsızlık gibi anlayan, daha doğrusu ne olduğu konusunda bir merakı bulunmayan insanımız, bu belirsizlikler üzerine ekonomik, sosyal, siyasal ve diğer yaşam türlerini inşa etmeye çabalamaktadır.

Birlikte yaşama isteği..

Bir insan topluluğu, hangi şartlar altında birlikte yaşama isteği duyar?

Aynı coğrafyada doğmuş olmak, pek bağlayıcı bir öğe değildir. Toplumbilimciler, dil ve değer birliğinin birlikte yaşam için zorunlu koşullar olduğunda birleşiyorlar.

Dil ve değerler temelde sıkı bağlantılıdır. Belirli bir şeyi farklı adlandıran, ama bunun farkına vardığında uzlaşma yolunu seçen iki insan, değer uzlaşısı yoluyla birlikte yaşayabilirler.

Şeyleri farklı adlandıran, uzlaşmak da istemeyen, ama yine de birbirine baskı yapmayan iki insan da, “karşılıklı değerlere saygı” ve “ortak yaşam alanlarıyla sınırlı bir uzlaşı”ya razı oldukları takdirde yine birlikte yaşayabilirler.

Bir arada yaşaması güç olanlar..

Ortak yaşam alanları da dahil olmak üzere hiçbir şekilde uzlaşmaya yanaşmayanlardır. Ama bunlar yine de bir şeyin farkındadırlar: hangi kavramlar üzerinde uzlaşamadıklarının!

Bir arada yaşaması neredeyse imkansız olanlar bu sayılanlar değildir. Kullandıkları kavramlar arasında fark olup olmadığını bilmeyen, üstüne üstlük bunu merak da etmeyen, bunu bir sorun olarak görmeyenlerin bir arada yaşamaları imkansızdır. Bu insanlar sürekli olarak çatışacaklar, fakat çatışma nedenlerini kavram uyuşmazlığına değil bambaşka nedenlere bağlayacaklardır. Bu tür insanlar ve onlardan oluşan toplumlar, toplu yaşamın dayanışmasından yararlanamaz ve birlikte yaşamanın değerini anlayamazlar. Bu toplumların, kavram bütünlüğü olgusunun öneminin farkına varmış olanlarca yutulması kaçınılmazdır.

Gündelik sorunlar, yanıltıcı reçeteler, sahteci rehberlerden oluşan ortamlarda, sorunların köklerini aramak ve onları tedavi edecek sabrı göstermek, toplumumuz açısından pek gerçekçi bir beklenti olarak görünmüyor.

Hangi siyasi parti, hangi devlet adamı ya da hangi sivil toplum örgütü çıkıp da enflasyonun, terörün, ekolojik yıkımın, değer yozlaşısının ve benzer sorunların kökünde az sayıda “kök neden” bulunduğunu, bunlar tedavi edilmedikçe, bunlardan üreyen sorunların çözülemeyeceğini, bu kök sorunların hemen hepsinin ancak zaman içinde çözülebileceğini, hatta yalnız zamanın dahi tek başına yeterli olmadığını, toplumda –örnek tavır sahipleri başta olmak üzere- bu yaklaşım çevresinde bir farkındalık yaratılmadıkça, bu karmaşık yaşam sistemleri içinde hangi ipi çekince hangi parçanın oynayacağı konusunda bir “bütüncül bakış” paylaşılır hale gelmedikçe bu karabasandan kurtulmanın mümkün olmadığını söyleyecektir? Ve de söylense kim dinleyecektir?

Az sayıdaki kök nedenden birisi..

İşte, bu az sayıdaki kök nedenden birisi, “toplumun, bazı temel kavramlardan oluşan kavram tabanı üzerinde uzlaşıya varamamış olması”dır.

Demokrasi, laiklik, inanç, bilim, teknoloji, yaratıcılık, eğitim, ezber, kuşku, merak, yeniden yapılanma, özgürlük, hak, sorumluluk ve benzeri anahtar kavramlar üzerinde bir uzlaşma girişimi Türkiye’nin önünü açacak bir adımdır.

Böyle bir girişimin tek ön-koşulu, beyin fırtınası tekniğinin temel ilkelerinden birisi olan “askıya alınmış yargı” (deferred judgement) kavramının benimsenmesidir. Bir diğer deyimle, bu girişime katılacak olanlar, anahtar kavramlar konusunda kendi doğrularını -geçici bir süre için- terkedecekler, başkalarının doğrularını dinlemeye -ama gerektiğinde benimsemek üzere dinlemeye- hazır hale geleceklerdir.

Girişimi kolaylaştıracak bir taktik olarak da, üzerinde uzlaşı aranacak olan ilk kavramların, toplumda kutuplaşmanın bulunduğu kavramlar (laiklik, milliyetçilik, inanç vb) değil, daha somut -mesela masa, sandalye gibi- deyimlerin seçilmesi iyi olur. Görülecektir ki, herkes tarafından aynı algılandığı sanılan birçok kavrama herkes değişik anlamlar yüklemekte, bu değişiklik bazen çatışmalara yol açabilmektedir. Böylece ilk adımda, bir uzlaşı sağlamak değil ama, böyle bir sorunun varlığı konusunda farkındalık sağlamak mümkün olabilecektir.

Bu girişimi hangi kurum yapabilir? Herhalde bunu değil, kredi faizlerinin yüksekliğini bir numaralı sorun olarak görenler değil. Peki kim? Bir öneriniz var mı?

14 Haziran 2000

SEÇİL’İN “GENGARENK” TABLOSU VE MUTLULUK

14199731_670981693065701_1526497227910045165_n

Ömrünce lafını ediyorsun,

Ama bir gün

Günlerden bir gün

Aniden, tesadüfen

Farkına varıyorsun

Mutluluğun ne olduğunun…

 

Şöyle bir düşünürsen,

Düşünerek bulmak istersen,

Çok boyutlu bir iş mutluluk

Derin bir iş,

Geçmişli, gelecekli bir iş…

Genetikli menetikli bir iş…

O koca ağacın

Soyağacının

Kökünden dalına

Bir genetik çevrim olduğunun

Farkında olmakla başlıyor

Mutluluk…

 

Genetik çevrimin içinde değilsen eğer,

O çevrimin bozuksa eğer

Ne bileyim, bi sebepten

Dışına düşmüşsen genetik çevriminin

Yani ailenin,

Yani genetik ortaklarından beslenmiyorsan

Onlardan uzaksan,

Yalnızsan

Ya da kendini yalnız bırakmışsan

Mutluluk temelin atılmamış demektir.

 

Çünkü insanı var eden “gen”de

Onu geçmişten geleceğe taşıyan o sonsuz trende

Yalnızlık olmaz…

Yalnızlık parçalarda olur çünkü

Ama “gen” bir parça değil

Bir bütün o, kocaman bir döngü,

Zamanı içine katıp,

Onunla dönüp duran bir döngü

Ya içindesin bu döngünün

Geçmişinle, geleceğinle bir bütünsün

Ya da boşlukta birisin

Bunalımda birisin

O yüzden işte,

Genetik döngüsünün

Soyunun, sopunun

Kendi doğal bütününün

İçinde olmayanda

Onunla dönüp durmayanda

Sağlık da olmaz,

Mutluluk da olmaz…

 

Bütün bunları söylüyordum ama,

Ama bir gün,

Günlerden bir gün

Bir tablo, bir yağlıboya

Tekrar edip durduğum şeyleri

Somutlayıverdi bana

Ömrünce lafını ettiğim mutluluğun

Ne olduğunu

Çırılçıplak anlatıverdi bana.

 

Bizim doktor Seçil,

Tek erkek kardeşimin ve, onun eşi

Beşinci kız kardeşim Nurgül’ün kızı Seçil,

Anneannemin prototipi Seçil

“Bir Zamanlar Mutluluk”

Adını vererek,

Annemin, dayımın, kardeşlerimin

Ve bizim diğer genetik veletlerin

İçinde olduğu

Bir yağlıboya yapıyor.

Rengarenk, cıvıl cıvıl, tertemiz

Rengârenk değil adeta;

“Gengarenk”…

14199731_670981693065701_1526497227910045165_n

İşte böyle,

Birdenbire, aniden

Seçil’in tablosunda olduğu gibi,

Mutluluğun;

Genine, ailene duyarlılık olduğunu,

Ya da ailenin resmini yapmak olduğunu

İşe oradan başlamak olduğunu

Anlayıveriyorsun…

Mutluluğu

Somutlayıveriyorsun.

 

Diğer yandan; bence,

Bizim Seçil’in resmi

“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” diyen o koca adama

Nazım’a;

“Evet, ben yapabilirim” demektir

Seçil’ce ve sessizce…

 

Genetiğinin ve ailenin

Resmini yaptıktan sonra, ancak

Anlam kazanıyor,

Sülale, soy, sop,  mahalle

Milliyet, insanlık vesaire…

Kısaca; içinde dönüp durduğumuz

O sosyolojik daire

Doğru kavranıyorsa eğer,

Mutluluk daha da büyüyor

Ve anlam kazanıyor…

 

Ve nihayet,

Genetik döngü,

Sosyolojik döngü derken,

Ekolojik döngünün de

Farkına varabiliyorsan,

Evrende her şeyin

Dönüp duran bir bütün olduğunu

Görebiliyorsan

Kısaca,

Yaşamın Döngüsü’ nü

Bilebiliyorsan

Hele bir de bunu;

Önyargıları, yutturmacaları

Ve tüm gereksiz teferruatı

“es” geçerek

Anlatabiliyorsan,

Mutluluk senindir, seninledir…

Yani, yani, yani, kısaca;

Bir mutluluk tarifi yapılacaksa,

“Yaşamın döngüsünü özümsemiş olmak

Ve onu ifade edebilmek”

Mutluluk demektir kısaca…

 

 

ÇÜNKÜ PARÇA YOK ZATEN, ÇÜNKÜ HER ŞEY BİR BÜTÜN, DÖNÜP DURAN BİR BÜTÜN…

 

Ben artık hiç bir şey bilmiyorum
Bilmek de istemiyorum
Çünkü bildikçe, öğrendikçe
Bilmediklerim çoğalıyor…
Biliyorum zannettikçe,
Bilmiyorum ne oluyor?
Bildiğim her şey çitişiyor ve,
Birbirine karışıyor.
Bir iş var bu işte
Bir yanlış var bu gidişte…
Kimse; “sorun çöz, sorun çöz”
deyip durmasın bana
Her çözüm başka bir sorun doğuruyor.
Çözdükçe sorunlar çoğalıyor
Çözdükçe sorular çoğalıyor.
Bilmiyorum ne oluyor?
Çözdükçe kafam karışıyor…
Bir iş var bu işte
Bir yanlış var bu gidişte
Sonunda anladım ben, anladım.
Her şey parça parça zannedilmiş,
Hücre denilmiş, atom denilmiş
Bilginin temeli yanlış atılmış.
Evrende her şeyin birbirine bağlı
ve bir bütün olduğu atlanılmış.
Anladım ben, anladım
Her şey parçalara bölünmüş,
Sonra da zaten olmayan parçalar birleştirilirse
Çözüm bulunur sanılmış
Özetle; buradan önceki herkes,
Her şeyi karıştırmış asırlarca,
Zannetmişler ki;
Her şey parça parça
Oysa gözlerinin önünde
Bir bütün halinde
Dönüp duruyor koca dünya
Bundan böyle;
Deliler gibi yapacağım ben de
Hiç bir şeyi hiç bir şeye bağlamayacağım
Bırakacağım parçacılığı
Parçalarla,
ve parçacılıktan doğan saçmalarla
Uğraşmayacağım…
Denge ölüdür biliyorum,
Bu yüzden parçalarla denge kurmayacağım
Artık bildiklerimin temeline
Döngüyü koyacağım…
Çünkü;
Döngüdür canlı olan,
Hatta bütün evreni
Tek bir canlı gibi yaşatan
ÇÜNKÜ PARÇA YOK ZATEN
ÇÜNKÜ HER ŞEY BİR BÜTÜN
ÇÜNKÜ HER ŞEY KENDİ İÇİNDE
DÖNÜP DURAN BİR BÜTÜN..

 

DAYIM; SENİ NASIL ANLATAYIM!..

DAYIM; SENİ NASIL ANLATAYIM !..

Dayım,

Seni nasıl anlatayım?

Beyliğini,

Beyefendiliğini,

Bilge kimliğini,

Bana yüklediklerini,

Hangisini?

Nasıl anlatayım?

 

Hani destanını yaz demiştin ya,

Az-zabla,

Beybabamın, senin, benim

“Bey hamuru”nu karan Az-zabla…

Hani demiş ya sana;

Alaaddin; benim sana verdiklerimi,

arkandan gelenlere vereceksin…

soyumuzu sürdüreceklere,

geçmişini koru, geleceğinin önünde yürü diyeceksin,

o zaman döl büyür, soy yürür…

bunları mutlaka öğreteceksin”..

 

Amma verdin be dayı,

Amma da öğrettin…

Yaş altmışyedi..

-senide kaybettik ama-

Hala benim için “anayasa” öğrettiklerin…

Ama itiraf ediyorum,

Vallahi bazen yetemiyorum.

Geçmişi korumaya, geleceğin önünde yürümeye

Hele hele bunları arkadan gelenlere belletmeye

Yetemiyorum …

Ama yıldım zannetme ha!

Çok uğraştım, çok uğraşıyorum

Sanırım az anlatıyorum

Galiba senin bana yaptığın gibi

Geceler boyu, yıllar boyu,

çok tekrar ederek anlatmalıyım

Çünkü ve en önemlisi

Onca sevgi, onca emek, onca iyi niyet

Yani Az-zabla’nın sana ettiği vasiyet

Yaşamalı, ölmemeli

Aktarılarak büyümeli…

 

Seni ilk olarak,

“dayıya gidiyoruz” larla hatırlıyorum…

Kahverengi  yelekli, kısa pantolonumu

giydirirlerdi

Annem, cicik teyzem

Sana gelirken

Kendilerine de, bana da

Çok özenirlerdi…

 

Kasabadan, Beycuma’dan

Veli’nin otobüsüne biner

Ormanlar içinden,Gaca yollarından

Zonguldak’a inerdik…

IMG-20160331-WA0009

Sonra da,

Benim küçük adımlarla

Liman boyunca yürüyerek

Amma da çok yürüyerek

Adlarını sonradan öğrendiğim

Mavnalara, takalara ve

beyaz şapkalı kaptanlara bakarak

Liman Fırın Sokak No 34’e

Yani senin eve gelirdik

Ve bana masal gibi gelen bir kaç gün geçirirdik…

 

IMG-20160331-WA0012

 

Her şeye çok dikkat ettiğim, ama;

Şeylerin adını bilmediğim

Durmadan ” Bu ney?”, “Bu ney?” dediğim

O zamanlardan hatırlıyorum;

Limanın üstündeki verandadan

Limandaki şeyleri

Sandalları, takaları, gemileri

İlk defa senden öğrendiğimi

Çok berrak hatırlıyorum

Biraz önce gibi hatırlıyorum…

 

zon.png

 

Ama o evde,

Liman Fırın Sokak . 34’de

Ömrümce, hala bile hatırladığım iki şey,

Beni hep etkileyen iki şey var..

-Birisi bahsi diğer-

Diğeri duvarlar…

Duvar dediysem

Hertarafı kitap dolmuş duvarlar

O yaşlarda ayıramazdım

Yoksa, duvarmı olmuş kitaplar…

Her neyse ama salondan yatak odasına

Mutfaktan cam balkona

Kitap olmuş duvarlar

Duvar olmuş kitaplar…

 

Evet dayım

Kitapların

1950 yıllarında daha 4 yaşımda

Okuyamadığım, ama gizli gizli

Kapaklarındaki kadın yüzlerini

Sevdiğim kitapların..

Benim dünyamı değiştirdi,

Benim kimliğimi oluşturdu kitapların.

 

Okumakla başlar herkesin kitap hayatı…

Ama bizimki,

Muradiyenin, Muratın, benimki

Dinlemekle başladı…

Her akşam, ama her akşam

Yemekten sonra

Televizyon, dizi mizi yok ya o yıllarda

Herkesi oturtur, başlardın okumaya

Sefillerden Jan Valjan’la

Yada Pardayanlarla

İki saat geçirtir, sonra,

En heyecanlı yerinde keserdin

Devamı yarına,

haydi uykuya derdin…

Ben o okumalarla tanıdım dünyayı,

Parisi, Londrayı, Romayı…

Sonra gidip gördüğümde

Hiç yadırgamadım

Eyfele çıktığımda,

Senin kitaplarla daha önce çıktığımı

İspanyol merdivenlerinden sonra

Medici’lerin sarayını gezdiğimde

Sayende zaten gezdiğimi hep farkettim

Sen belki bilmedin ama

Her seferinde sana

Minnet gönderdim

Ve hep ozamanlar

Seni bir daha bir daha sevdim

 

Evet dayım

Büyüttün bizi

Çitiştirmeden okuttun bizi

Bugün ben

Ekonomi, ekoloji, döngü, möngü diyorsam

Tarihi birbirine karıştırmadan okuyabiliyorsam

Çinliyi , Türkü, Farsı, Arap’ı

Ve Türklüğün üstüne çökmüş Slav’ı

Frank’ı Germen’i  AngloSakson’u

ve bunların hepsini evirip çeviren Yahudiyi

O dörtbin yıllık baronu

Ayırabiliyor, yerlerine oturtabiliyorsam

Bunu sana borçluyum…

Borçluyum biliyorum

Vallahi biliyorum…

Borcumu ödeyemeden

Bıraktın gittin bizi

Ona yanıyorum,

Çook üzülüyorum.

 

Cemil Çakmaklı