Cemil Çakmaklı tarafından yazılmış tüm yazılar

Cemil Çakmaklı hakkında

Doktor Cemil Çakmaklı Kişisel Bloğu

CONNECTOM/ YAŞAMIN AĞI…

CONNECTOM/YAŞAMIN AĞI…

Evrendeki her mekan,

Yaşamdaki her an,

Tüm ortamlar,

Tüm varlıklar,

Ve insanlar,

Herşey ama herşey,

Birbirine bağlıdır…

Birbirine bağlı, sonsuz bir ağdır…

Bu ağ enerjidir,

Bu ağın adı yaşamdır…

Yaşamımızda yer alanlar,

Bitkiler,hayvanlar ve insanlar;

Sevgili,arkadaş,yoldaş,

Dost,düşman ve vatandaşlar,

Dahası; yaşamlarında yeraldığımız;

Gezegenler,yıldızlar,galaksiler,

Yani bütün ortamlar..

Hasılı;

Bütün algılanmışlar ve bütün adlandırılmışlar

Birbirine bağlıdır…

Yaşamın gerçeği budur,

Bilimin dediği budur…

Parça yoktur,ağ vardır,

Yaşam denilen şey,

Sonsuz bir ağsal ortaklıktır…

Bu gerçek yüzünden işte;

Kendini tek başına bir şey zannetmek,

“Ben merkezcilik” yani,

“Bencillik” yani,

Yaşamda komikliktir…

Dahası :

Dünyayı sadece insanlara ait zannetmek,

“İnsan merkezcilik” yani,

Ormanları,ağaçları,hayvanları,

Havayı ,suyu,toprağı, ozonu ve buzulları unutmak yani,

Yaşamsal cahilliktir…

Yaşama ihanettir,

Bu ihanetin sonucu,

sonucu kıyamettir .

 

Cemil ÇAKMAKLI/Dr.PhD

“Kavram Tabanında Uzlaşma”, ulusal bütünlüğün ta kendisidir..

Değerli dost Dr.Cemil Çakmaklı’nın bir TV konuşmasında vurguladığı, “henüz kavram birliğini sağlayamamış olmak” sorununu yazıma konu almak istiyorum.

Azeri Türkçe’siyle Türkiye Türkçe’si arasındaki kimi farklar, kavramsal uzlaşının sağlanamadığı hallerde doğabilecek tuhaflıkları ne güzel vurgular. “Karı” sözcüğünü, “saygın hanım, hanımefendi” anlamında kullanan Azeri halkı ile, aynı sözcüğe birisi “eş, zevce”, diğeri yse “pek saygın olmayan kadın” gibi iki değişik anlam yükleyen Türkiye insanı arasında, yok yere bir takım anlaşmazlıklar çıkması kaçınılmazdır.

Hürriyet istediğini yapmaktır..

1950′de, Demokrat Parti seçimleri kazandığında, aklına gelen her şeyi yapmayı hürriyet sanan iyi niyetli birçok insanın torunları, bugün, demokrasinin yalnızca hak ve özgürlüklerden ibaret olduğunu, sorumluluk gibi üçüncü bir ayağın bulunmadığını zannederek bir kültürel genetik oluşturmuşlardır.

Serbest piyasa ekonomisini başıbozukluk; de-regulation‘ı kuralsızlık gibi anlayan, daha doğrusu ne olduğu konusunda bir merakı bulunmayan insanımız, bu belirsizlikler üzerine ekonomik, sosyal, siyasal ve diğer yaşam türlerini inşa etmeye çabalamaktadır.

Birlikte yaşama isteği..

Bir insan topluluğu, hangi şartlar altında birlikte yaşama isteği duyar?

Aynı coğrafyada doğmuş olmak, pek bağlayıcı bir öğe değildir. Toplumbilimciler, dil ve değer birliğinin birlikte yaşam için zorunlu koşullar olduğunda birleşiyorlar.

Dil ve değerler temelde sıkı bağlantılıdır. Belirli bir şeyi farklı adlandıran, ama bunun farkına vardığında uzlaşma yolunu seçen iki insan, değer uzlaşısı yoluyla birlikte yaşayabilirler.

Şeyleri farklı adlandıran, uzlaşmak da istemeyen, ama yine de birbirine baskı yapmayan iki insan da, “karşılıklı değerlere saygı” ve “ortak yaşam alanlarıyla sınırlı bir uzlaşı”ya razı oldukları takdirde yine birlikte yaşayabilirler.

Bir arada yaşaması güç olanlar..

Ortak yaşam alanları da dahil olmak üzere hiçbir şekilde uzlaşmaya yanaşmayanlardır. Ama bunlar yine de bir şeyin farkındadırlar: hangi kavramlar üzerinde uzlaşamadıklarının!

Bir arada yaşaması neredeyse imkansız olanlar bu sayılanlar değildir. Kullandıkları kavramlar arasında fark olup olmadığını bilmeyen, üstüne üstlük bunu merak da etmeyen, bunu bir sorun olarak görmeyenlerin bir arada yaşamaları imkansızdır. Bu insanlar sürekli olarak çatışacaklar, fakat çatışma nedenlerini kavram uyuşmazlığına değil bambaşka nedenlere bağlayacaklardır. Bu tür insanlar ve onlardan oluşan toplumlar, toplu yaşamın dayanışmasından yararlanamaz ve birlikte yaşamanın değerini anlayamazlar. Bu toplumların, kavram bütünlüğü olgusunun öneminin farkına varmış olanlarca yutulması kaçınılmazdır.

Gündelik sorunlar, yanıltıcı reçeteler, sahteci rehberlerden oluşan ortamlarda, sorunların köklerini aramak ve onları tedavi edecek sabrı göstermek, toplumumuz açısından pek gerçekçi bir beklenti olarak görünmüyor.

Hangi siyasi parti, hangi devlet adamı ya da hangi sivil toplum örgütü çıkıp da enflasyonun, terörün, ekolojik yıkımın, değer yozlaşısının ve benzer sorunların kökünde az sayıda “kök neden” bulunduğunu, bunlar tedavi edilmedikçe, bunlardan üreyen sorunların çözülemeyeceğini, bu kök sorunların hemen hepsinin ancak zaman içinde çözülebileceğini, hatta yalnız zamanın dahi tek başına yeterli olmadığını, toplumda –örnek tavır sahipleri başta olmak üzere- bu yaklaşım çevresinde bir farkındalık yaratılmadıkça, bu karmaşık yaşam sistemleri içinde hangi ipi çekince hangi parçanın oynayacağı konusunda bir “bütüncül bakış” paylaşılır hale gelmedikçe bu karabasandan kurtulmanın mümkün olmadığını söyleyecektir? Ve de söylense kim dinleyecektir?

Az sayıdaki kök nedenden birisi..

İşte, bu az sayıdaki kök nedenden birisi, “toplumun, bazı temel kavramlardan oluşan kavram tabanı üzerinde uzlaşıya varamamış olması”dır.

Demokrasi, laiklik, inanç, bilim, teknoloji, yaratıcılık, eğitim, ezber, kuşku, merak, yeniden yapılanma, özgürlük, hak, sorumluluk ve benzeri anahtar kavramlar üzerinde bir uzlaşma girişimi Türkiye’nin önünü açacak bir adımdır.

Böyle bir girişimin tek ön-koşulu, beyin fırtınası tekniğinin temel ilkelerinden birisi olan “askıya alınmış yargı” (deferred judgement) kavramının benimsenmesidir. Bir diğer deyimle, bu girişime katılacak olanlar, anahtar kavramlar konusunda kendi doğrularını -geçici bir süre için- terkedecekler, başkalarının doğrularını dinlemeye -ama gerektiğinde benimsemek üzere dinlemeye- hazır hale geleceklerdir.

Girişimi kolaylaştıracak bir taktik olarak da, üzerinde uzlaşı aranacak olan ilk kavramların, toplumda kutuplaşmanın bulunduğu kavramlar (laiklik, milliyetçilik, inanç vb) değil, daha somut -mesela masa, sandalye gibi- deyimlerin seçilmesi iyi olur. Görülecektir ki, herkes tarafından aynı algılandığı sanılan birçok kavrama herkes değişik anlamlar yüklemekte, bu değişiklik bazen çatışmalara yol açabilmektedir. Böylece ilk adımda, bir uzlaşı sağlamak değil ama, böyle bir sorunun varlığı konusunda farkındalık sağlamak mümkün olabilecektir.

Bu girişimi hangi kurum yapabilir? Herhalde bunu değil, kredi faizlerinin yüksekliğini bir numaralı sorun olarak görenler değil. Peki kim? Bir öneriniz var mı?

14 Haziran 2000

SEÇİL’İN “GENGARENK” TABLOSU VE MUTLULUK

14199731_670981693065701_1526497227910045165_n

Ömrünce lafını ediyorsun,

Ama bir gün

Günlerden bir gün

Aniden, tesadüfen

Farkına varıyorsun

Mutluluğun ne olduğunun…

 

Şöyle bir düşünürsen,

Düşünerek bulmak istersen,

Çok boyutlu bir iş mutluluk

Derin bir iş,

Geçmişli, gelecekli bir iş…

Genetikli menetikli bir iş…

O koca ağacın

Soyağacının

Kökünden dalına

Bir genetik çevrim olduğunun

Farkında olmakla başlıyor

Mutluluk…

 

Genetik çevrimin içinde değilsen eğer,

O çevrimin bozuksa eğer

Ne bileyim, bi sebepten

Dışına düşmüşsen genetik çevriminin

Yani ailenin,

Yani genetik ortaklarından beslenmiyorsan

Onlardan uzaksan,

Yalnızsan

Ya da kendini yalnız bırakmışsan

Mutluluk temelin atılmamış demektir.

 

Çünkü insanı var eden “gen”de

Onu geçmişten geleceğe taşıyan o sonsuz trende

Yalnızlık olmaz…

Yalnızlık parçalarda olur çünkü

Ama “gen” bir parça değil

Bir bütün o, kocaman bir döngü,

Zamanı içine katıp,

Onunla dönüp duran bir döngü

Ya içindesin bu döngünün

Geçmişinle, geleceğinle bir bütünsün

Ya da boşlukta birisin

Bunalımda birisin

O yüzden işte,

Genetik döngüsünün

Soyunun, sopunun

Kendi doğal bütününün

İçinde olmayanda

Onunla dönüp durmayanda

Sağlık da olmaz,

Mutluluk da olmaz…

 

Bütün bunları söylüyordum ama,

Ama bir gün,

Günlerden bir gün

Bir tablo, bir yağlıboya

Tekrar edip durduğum şeyleri

Somutlayıverdi bana

Ömrünce lafını ettiğim mutluluğun

Ne olduğunu

Çırılçıplak anlatıverdi bana.

 

Bizim doktor Seçil,

Tek erkek kardeşimin ve, onun eşi

Beşinci kız kardeşim Nurgül’ün kızı Seçil,

Anneannemin prototipi Seçil

“Bir Zamanlar Mutluluk”

Adını vererek,

Annemin, dayımın, kardeşlerimin

Ve bizim diğer genetik veletlerin

İçinde olduğu

Bir yağlıboya yapıyor.

Rengarenk, cıvıl cıvıl, tertemiz

Rengârenk değil adeta;

“Gengarenk”…

14199731_670981693065701_1526497227910045165_n

İşte böyle,

Birdenbire, aniden

Seçil’in tablosunda olduğu gibi,

Mutluluğun;

Genine, ailene duyarlılık olduğunu,

Ya da ailenin resmini yapmak olduğunu

İşe oradan başlamak olduğunu

Anlayıveriyorsun…

Mutluluğu

Somutlayıveriyorsun.

 

Diğer yandan; bence,

Bizim Seçil’in resmi

“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” diyen o koca adama

Nazım’a;

“Evet, ben yapabilirim” demektir

Seçil’ce ve sessizce…

 

Genetiğinin ve ailenin

Resmini yaptıktan sonra, ancak

Anlam kazanıyor,

Sülale, soy, sop,  mahalle

Milliyet, insanlık vesaire…

Kısaca; içinde dönüp durduğumuz

O sosyolojik daire

Doğru kavranıyorsa eğer,

Mutluluk daha da büyüyor

Ve anlam kazanıyor…

 

Ve nihayet,

Genetik döngü,

Sosyolojik döngü derken,

Ekolojik döngünün de

Farkına varabiliyorsan,

Evrende her şeyin

Dönüp duran bir bütün olduğunu

Görebiliyorsan

Kısaca,

Yaşamın Döngüsü’ nü

Bilebiliyorsan

Hele bir de bunu;

Önyargıları, yutturmacaları

Ve tüm gereksiz teferruatı

“es” geçerek

Anlatabiliyorsan,

Mutluluk senindir, seninledir…

Yani, yani, yani, kısaca;

Bir mutluluk tarifi yapılacaksa,

“Yaşamın döngüsünü özümsemiş olmak

Ve onu ifade edebilmek”

Mutluluk demektir kısaca…

 

 

ÇÜNKÜ PARÇA YOK ZATEN, ÇÜNKÜ HER ŞEY BİR BÜTÜN, DÖNÜP DURAN BİR BÜTÜN…

 

Ben artık hiç bir şey bilmiyorum
Bilmek de istemiyorum
Çünkü bildikçe, öğrendikçe
Bilmediklerim çoğalıyor…
Biliyorum zannettikçe,
Bilmiyorum ne oluyor?
Bildiğim her şey çitişiyor ve,
Birbirine karışıyor.
Bir iş var bu işte
Bir yanlış var bu gidişte…
Kimse; “sorun çöz, sorun çöz”
deyip durmasın bana
Her çözüm başka bir sorun doğuruyor.
Çözdükçe sorunlar çoğalıyor
Çözdükçe sorular çoğalıyor.
Bilmiyorum ne oluyor?
Çözdükçe kafam karışıyor…
Bir iş var bu işte
Bir yanlış var bu gidişte
Sonunda anladım ben, anladım.
Her şey parça parça zannedilmiş,
Hücre denilmiş, atom denilmiş
Bilginin temeli yanlış atılmış.
Evrende her şeyin birbirine bağlı
ve bir bütün olduğu atlanılmış.
Anladım ben, anladım
Her şey parçalara bölünmüş,
Sonra da zaten olmayan parçalar birleştirilirse
Çözüm bulunur sanılmış
Özetle; buradan önceki herkes,
Her şeyi karıştırmış asırlarca,
Zannetmişler ki;
Her şey parça parça
Oysa gözlerinin önünde
Bir bütün halinde
Dönüp duruyor koca dünya
Bundan böyle;
Deliler gibi yapacağım ben de
Hiç bir şeyi hiç bir şeye bağlamayacağım
Bırakacağım parçacılığı
Parçalarla,
ve parçacılıktan doğan saçmalarla
Uğraşmayacağım…
Denge ölüdür biliyorum,
Bu yüzden parçalarla denge kurmayacağım
Artık bildiklerimin temeline
Döngüyü koyacağım…
Çünkü;
Döngüdür canlı olan,
Hatta bütün evreni
Tek bir canlı gibi yaşatan
ÇÜNKÜ PARÇA YOK ZATEN
ÇÜNKÜ HER ŞEY BİR BÜTÜN
ÇÜNKÜ HER ŞEY KENDİ İÇİNDE
DÖNÜP DURAN BİR BÜTÜN..

 

DAYIM; SENİ NASIL ANLATAYIM!..

DAYIM; SENİ NASIL ANLATAYIM !..

Dayım,

Seni nasıl anlatayım?

Beyliğini,

Beyefendiliğini,

Bilge kimliğini,

Bana yüklediklerini,

Hangisini?

Nasıl anlatayım?

 

Hani destanını yaz demiştin ya,

Az-zabla,

Beybabamın, senin, benim

“Bey hamuru”nu karan Az-zabla…

Hani demiş ya sana;

Alaaddin; benim sana verdiklerimi,

arkandan gelenlere vereceksin…

soyumuzu sürdüreceklere,

geçmişini koru, geleceğinin önünde yürü diyeceksin,

o zaman döl büyür, soy yürür…

bunları mutlaka öğreteceksin”..

 

Amma verdin be dayı,

Amma da öğrettin…

Yaş altmışyedi..

-senide kaybettik ama-

Hala benim için “anayasa” öğrettiklerin…

Ama itiraf ediyorum,

Vallahi bazen yetemiyorum.

Geçmişi korumaya, geleceğin önünde yürümeye

Hele hele bunları arkadan gelenlere belletmeye

Yetemiyorum …

Ama yıldım zannetme ha!

Çok uğraştım, çok uğraşıyorum

Sanırım az anlatıyorum

Galiba senin bana yaptığın gibi

Geceler boyu, yıllar boyu,

çok tekrar ederek anlatmalıyım

Çünkü ve en önemlisi

Onca sevgi, onca emek, onca iyi niyet

Yani Az-zabla’nın sana ettiği vasiyet

Yaşamalı, ölmemeli

Aktarılarak büyümeli…

 

Seni ilk olarak,

“dayıya gidiyoruz” larla hatırlıyorum…

Kahverengi  yelekli, kısa pantolonumu

giydirirlerdi

Annem, cicik teyzem

Sana gelirken

Kendilerine de, bana da

Çok özenirlerdi…

 

Kasabadan, Beycuma’dan

Veli’nin otobüsüne biner

Ormanlar içinden,Gaca yollarından

Zonguldak’a inerdik…

IMG-20160331-WA0009

Sonra da,

Benim küçük adımlarla

Liman boyunca yürüyerek

Amma da çok yürüyerek

Adlarını sonradan öğrendiğim

Mavnalara, takalara ve

beyaz şapkalı kaptanlara bakarak

Liman Fırın Sokak No 34’e

Yani senin eve gelirdik

Ve bana masal gibi gelen bir kaç gün geçirirdik…

 

IMG-20160331-WA0012

 

Her şeye çok dikkat ettiğim, ama;

Şeylerin adını bilmediğim

Durmadan ” Bu ney?”, “Bu ney?” dediğim

O zamanlardan hatırlıyorum;

Limanın üstündeki verandadan

Limandaki şeyleri

Sandalları, takaları, gemileri

İlk defa senden öğrendiğimi

Çok berrak hatırlıyorum

Biraz önce gibi hatırlıyorum…

 

zon.png

 

Ama o evde,

Liman Fırın Sokak . 34’de

Ömrümce, hala bile hatırladığım iki şey,

Beni hep etkileyen iki şey var..

-Birisi bahsi diğer-

Diğeri duvarlar…

Duvar dediysem

Hertarafı kitap dolmuş duvarlar

O yaşlarda ayıramazdım

Yoksa, duvarmı olmuş kitaplar…

Her neyse ama salondan yatak odasına

Mutfaktan cam balkona

Kitap olmuş duvarlar

Duvar olmuş kitaplar…

 

Evet dayım

Kitapların

1950 yıllarında daha 4 yaşımda

Okuyamadığım, ama gizli gizli

Kapaklarındaki kadın yüzlerini

Sevdiğim kitapların..

Benim dünyamı değiştirdi,

Benim kimliğimi oluşturdu kitapların.

 

Okumakla başlar herkesin kitap hayatı…

Ama bizimki,

Muradiyenin, Muratın, benimki

Dinlemekle başladı…

Her akşam, ama her akşam

Yemekten sonra

Televizyon, dizi mizi yok ya o yıllarda

Herkesi oturtur, başlardın okumaya

Sefillerden Jan Valjan’la

Yada Pardayanlarla

İki saat geçirtir, sonra,

En heyecanlı yerinde keserdin

Devamı yarına,

haydi uykuya derdin…

Ben o okumalarla tanıdım dünyayı,

Parisi, Londrayı, Romayı…

Sonra gidip gördüğümde

Hiç yadırgamadım

Eyfele çıktığımda,

Senin kitaplarla daha önce çıktığımı

İspanyol merdivenlerinden sonra

Medici’lerin sarayını gezdiğimde

Sayende zaten gezdiğimi hep farkettim

Sen belki bilmedin ama

Her seferinde sana

Minnet gönderdim

Ve hep ozamanlar

Seni bir daha bir daha sevdim

 

Evet dayım

Büyüttün bizi

Çitiştirmeden okuttun bizi

Bugün ben

Ekonomi, ekoloji, döngü, möngü diyorsam

Tarihi birbirine karıştırmadan okuyabiliyorsam

Çinliyi , Türkü, Farsı, Arap’ı

Ve Türklüğün üstüne çökmüş Slav’ı

Frank’ı Germen’i  AngloSakson’u

ve bunların hepsini evirip çeviren Yahudiyi

O dörtbin yıllık baronu

Ayırabiliyor, yerlerine oturtabiliyorsam

Bunu sana borçluyum…

Borçluyum biliyorum

Vallahi biliyorum…

Borcumu ödeyemeden

Bıraktın gittin bizi

Ona yanıyorum,

Çook üzülüyorum.

 

Cemil Çakmaklı

TEMİZ SİYASET

TEMİZ SİYASET

devre

ASO Ekonomi Konseyi Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Cemil Çakmaklı’ nın hem yönettiği, hem de konuşmacı olarak yer aldığı bu ayki tartışmaya, eski bakanlardan Adnan Başer Kafaoğlu ve Tınaz Titiz katıldı. Türk siyasi sisteminin yapısı, bu yapının ekonomi üzerindeki etkileri ve temiz siyasetin bu yapı içinde nasıl başarılacağı konularının tartışıldığı açık oturumun birinci bölümünde, Türkiye’ de, Anayasa’nın ekonomi düzenleyici rolünün ihmal edildiği ve sorumluğu bir grubun tekeline verdiği görüşlerine yer verildi. İkinci bölümde ise, bir temiz siyaset yasası düzenlemesi için girişimlerde bulunulması ve ASO’nun bu konuda önderlik yapması tartışıldı. Açık oturumun bir özetini yayınlıyoruz.

devre

TEMİZ SİYASET

ÇAKMAKLI: Sn. Kafaoğlu, Sn. Titiz, ASO’ya hoşgeldiniz efendim. Bu sıcak yaz akşamüstünde bize vakit ayırdığınız için teşekkür ediyorum.

Efendim, bugün, ülkemizde pek çok duyarlı ve sorumlu insan, toplumsal ve ekonomik yapımızı yönlendirmesi gereken siyasi yapımızın bu fonksiyonunu yerine getiremediğini düşünüyor. Tam tersine, siyasetin, ekonomik yapının önünü tıkadığı söyleniyor. Temiz siyaset arayışları pek çok ülkenin gündeminin baş maddesi… İşte bu yüzden, bugün, toplumsal ve ekonomik yapımızı da gözeterek siyasi yapımızın durumunu sizlerle değerlendirmek istiyoruz.

Gerçekten Türk siyasi sistemi, bugün, toplumsal ve ekonomik gereklerimize cevap veremiyor mu? Siyaset kirlendi mi? Kirlendiyse, niçin kirlendi? Durum böyleyse, yeni temiz bir siyasete nasıl varılır?

KAFAOĞLU: İsterseniz, tartışmaya, şu soruyu sorarak başlayalım: Piyasa ekonomisi koşullarında, tam istihdamı ve fiyat istikrarını sağlayarak kalkınmak için nasıl bir siyasi düzen kurmalıyız? Aslında, bu tarife en uygun düzen demokrasidir. Türkiye’de demokratikleşmeyi en çok kısıtlayan şey ise, insanların, üretmeden tüketmeye, vermeden istemeye dayalı davranışlardır.

TİTİZ: Topluma, ekonomiye, siyasete yaklaşırken bugüne kadar kullandığımız matematik, sosyal olaylar matematiği, bu olayları ve sonuçları izah edemiyor.

Çözüm, bunları bütünlükle ele almak ve kaynaktaki sorunları bulmaktır. Bu yüzden, ben, topluma, ekonomiye ve onları yönlendirecek siyasete, kaynaktaki sorunları ele alarak yaklaşmaktan yanayım.

Bize göre kaynakta sorunlar şunlardır:

  • İnsanlarımızın mevcut nitelik dokusunun yetersizliği,
  • Yaygın bir ‘’öğrenme ortamı’’ bulunmayışı,
  • Enflasyon ortamının diğer ortamları olumsuz etkilemesi,
  • Bazı temel kavramların toplum tarafından henüz yeterince özümlenmemiş olması ki, buna ‘’Toplumsal İletişim Beceri Yetersizliği’’ denilebilir,
  • Hızlı nüfus artışı,
  • Tüketim ahlakının gelişmemiş oluşu,
  • Bilim ve teknolojinin, refah ve mutluluğu belirleyici rolünün tam anlaşılamamış oluşu,
  • Doğru kural koyma ve uygulama becerisinin yetersizliği,
  • Toplumun, sorun, teşhis ve çözme performansının yeterince gelişmemiş oluşu,
  • Kamu yönetiminde süreksizlik,
  • İşbirliği içinde rekabet ortamı yaratılamamış olması,
  • Temel hak ve özgürlükler konusunda yeterli bilincin gelişmemiş oluşu,
  • Kültürel kimlik bunalımı,
  • Sanatın, refah ve mutluluğu belirleyici rolünün tam anlaşılamamış oluşu,
  • Erdem anlayışı ve uygulamalarındaki sorunlar (ahlak sorunları)

ÇAKMAKLI:  Görülüyor ki, mevcut siyasi yapımızın toplumsal ve ekonomik yapımızı yönlendirme görevini yerine getiremediği gerçeğinde birleşiyoruz.

Siyasi dokumuzun hastalandığını gösteren belirtiler her gün çoğalarak karşımıza dikiliyor. Terör ve onun sonuçları, ülkede iç savaş ya da bölünme korkusuna geldi dayandı…

Verimsiz devlet, piyasa ekonomisi filizini kurutuyor. Ülke yedi sekiz yıldır aynı ihracat düzeyinde… Çünkü rekabet gücümüz yok… Çünkü faktör piyasalarını bozduk… Dünyanın en pahalı emeği, sermayesi, hammaddesi bizde.

Pek çok partinin kendi iç uyumu yok… Siyasi parti programları iyi niyet romanı gibi… Ve birbirinin aynı… Yani bir sistem bütününe ve araştırılmış teknik çözümlere dayanmıyor… Yeni ufuk yok, yeni vizyon yok… Siyasette bürokrasi birbirine karşılıklı hastalık bulaştırıyor. Durum iç açıcı değil… Değil de Sn. Kafaoğlu siz ülkenin son iki anayasasının oluşumunun içinde yaşadınız. Şüphesiz anayasaların siyasetin oluşumuna, gelişimine etkisi vardır. Ne dersiniz?

KAFAOĞLU: Türkiye’de sorunların başında Anayasa gelmektedir. Çünkü Anayasa, bütün sorumluluğu çok dar bir kitlenin üzerine yıkmıştır. Örneğin, Anayasa’da, bütün hizmetleri karşılayacak mali kaynakları yaratma sorumluluğu, TBMM’ nin kanun koyma yetkisine bırakılmıştır.

Batı düşünce tarihinde iki toplumsal kategori kullanılır: İsteyen toplumlara ‘’hak toplumu’’, verebilen toplumlara da ‘’millet toplumu’’ denir. Biz, eskiden ‘’millet toplumu’’ iken, şimdi ‘’hak toplumu’’ durumuna geldik. Hiç kimse ‘’ben ne ektim ki, onu biçeyim’’ diye düşünmüyor. Öncelikle Anayasa’da hizmet tesisi ve kaynak tesisini ayırmak gerekir. 1908 Anayasası’ na baktığımızda, buna benzer bir ayrım yapılmıştır. Buna göre eğitim, sağlık, tarım, bayındırlık hizmetleri tamamen mahalli hizmetlerdir. Onun dışında, savunma, maliye hariciye, zaptiye gibi hizmetler de merkezi devlet hizmetleridir. Ve buna paralel olarak, hangi vergilerin mahalli idareler, hangi vergilerin de merkezi idareler tarafından alınacağı bellidir.

Cumhuriyet idaresine de, biz bu şekilde bir hizmet ve kaynak dağılımıyla başladık. 1960 senesine kadar, mahalli idareler, zorlanarak da olsa, kendilerine kaynak sağlamak için çaba göstermişlerdir. 1960 Anayasası’nda vergi mükellefiyeti maddesi ‘’vergiler kanunla konur’’ hükmüne dayanarak kabul edilmiş ve böylelikle mahalli idaresine bir kuruş ödemeyen bir toplum ortaya çıkmıştır.

Kısaca, ben diyorum ki, Anayasa’mızda, hizmetleri ve kaynak toplama imkanını, mahalli idarenin sorumluluğuna veren hükümler getirildiği takdirde, merkezi idarenin verme alışkanlığı ortadan kalkacaktır.

ÇAKMAKLI: Siz ne dersiniz Sn. Titiz?

TİTİZ: Temel sorun şuydu sanıyorum: Siyasi sistem, bu temel sorunları, uzun süren deneyimine rağmen çözememiş durumda. Neden çözememiş? Bu saydığımız kaynak sebepler bir kombinezon oluşturuyor, siyasi sistem de dejenere oluyor. Şimdi buradan nasıl çıkacağız?

Geçen yıl bir kitap okudum. Hiçbir kitabı bu kadar büyük bir zevkle okuduğumu hatırlamıyorum. Kitapta, Clinton ekibine, 3 Ocak 1993 tarihinde takdim edilmiş bir rapor anlatılıyor. Rapor, ünlü bir enstitü tarafından hazırlanmış. Mevcut çürümüşlüğü, dejenerasyonu dile getiriyor. Kitaptaki ‘’Amerika’’ kelimelerini çıkartıp yerine ‘’Türkiye’’ koyarsanız kimse fark etmez. Kitap şöyle bir öneriyle bitiyor: ‘’ Böyle olunca ne olucak?’’ Cevap şu; 1. Yasalar genellikle belli konular için çıkartılır. Prestroika yasası böyle olmayacak. Bu yasa, kötü duruma düşmemize neden olan ne kadar şey varsa, en önemlilerini içerecek ve düzenleyecek. Bunun içinde, vergiyle ilgili yasalar bulunacak, harcamalarla ilgili bir madde olacak, ama tek başına yeniden yapılanma yasası olacak. 2. Bu yasa bir ya da iki madde altında toplanmış olacak ve Kongre’nin bu yasa üzerinde önerge verme yetkisi olmayacak. Ya ‘’kabul’’, ya da ‘’red’’ diyecek. Otuz gün içerisinde, Kongre, bu yasayı onaylamaz ve görüşmezse, otomatik olarak yürürlüğe girecek. 3. Yasanın bir maddesi, kabine sekreteri düzeyinde yetkilere sahip birini yetkili kılacak, o da yasanın bütün evrelerini uygulayacak.

Şimdi, teklifim şu: Amerika prestroika yasası türü bir yaklaşımı, zannediyorum bizim içinde kaçınılmaz. Mesela temiz siyaset yasasını gündeme getirebiliriz. Toplumda bu tür bir ihtiyaç görülmeye başlandı. Kısa bir süre önce İtalya’da, şimdi Türkiye’de yolsuzluk operasyonları konuşuluyor.

Temiz Siyaset Yasası adı altında, yeni bir siyasi partiler yasası gündeme getirilebilir, kamu alımlarında yolsuzluğu önlemek için bazı yasal önlemler alınabilir. Böylelikle, Meclis, toplumun özlemlerine, beklentilerine, daha iyi cevap verebilir. Bu söyleşimizden yola çıkarak, Ankara Sanayi Odası, siyasette bu tür atılıma öncülük edebilir mi? Ben, böyle bir anlayışın lobisini yapmakta yarar görüyorum.

KAFAOĞLU: Ben, Sayın Titiz’in ‘’temiz siyaset için lobi oluşturalım’’ önerisini çok faydalı görüyorum. Bu konuda, öncelikle, iki yüz kişinin imzaladığı bir deklarasyon yayınlayarak halka mesaj verebiliriz.

TİTİZ: Efendim, halk bu tür girişime bence destek verir. Her gün patlak veren skandallar, insanlarda bu tür bir beklenti uyandırdı. İnanamayacağınız kadar çok sayıda insan, inanılmayacak kadar aynı şeyleri düşünüyor. Herkese, ‘’siyasi yapıyla ilgili, nelerin düzeltilmesi konusunda 10 maddelik bir metin yazın’’ deyin, bunun yüzde 70’inin üst üste geldiğini görürsünüz.

Bu tür bir girişimin başarıyla ulaşması için, tekrar ediyorum, kamuoyundan bir baskının gelmesi gereklidir. Aslında, doğru siyaset de bu değil midir? Bu sayede partiler arası bir konsensüs oluşturulabilir.

ÇAKMAKLI: Görülüyor ki, topluma ve ekonomiye yön gösterecek siyaset, gerek kendini var eden toplumun kendisinden bekleyişleri, gerek kendini var eden, başta Anayasa olmak üzere yasal düzenlemelerin kısıtlamaları altındadır ve şu andaki yönlendiricileri tarafından gerektiği biçimde kullanılmaktadır.

Siyaset, şu andaki olumsuz durumundan çıkarılıp, başta içinde yaşayan sağlıklı siyasetçiler olmak üzere, toplumun diri ve canlı kesimleri tarafından yeniden etkin, çözücü ve itibarlı bir hale getirilmelidir.

Aksi takdirde, yanlış dizayn edilmiş bu siyaset ve yetersiz siyasi meraklılar, en güzel beraber yaşama biçimi olan demokrasiyi toplumun gözünde işe yaramaz hale getireceklerdir. En kötüsü de, demokrasi gerçekten bir kaos rejimi gibi işleyecektir. Sonunda, toplum olarak birlikte yaşama şansını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağız. Bu yüzden, acilen, siyaseti, devletin yasal gücünü, ekonomik gücünü, kendileri ve küçük hesapları adına kullanma meraklılarının elinden kurtarmak ve yeniden düzenleyip işletmek gerekmektedir. Kısaca, yeni ve temiz bir yapıya ihtiyaç kaçınılmazdır. Bu yeni siyaset, sorumlu bir topluma ve devletten bağımsız ve onu sömürmeden işleyen verimli bir piyasa ekonomisine dayanmalı ve onları geliştirerek huzurlu, verimli ve mutlu bir toplumu hedeflemelidir.

Sizlere çok teşekkür ediyor, aklınıza ve ağzınıza sağlık diyorum efendim…

 

(Ağustos 1993)

      

SUYUN; DOĞRU ALGILANMASI, EKONOMİSİ VE EKOLOJİSİ

SUYUN; DOĞRU ALGILANMASI, EKONOMİSİ VE EKOLOJİSİ

devre

Su canlıdır.

Yaşamı var eden bir canlıdır.

Su, kullanıp atılacak bir ‘’şey değil, beraber yaşanılacak bir ortak’’dır.

Bu gerçek; tüm insanlığın bilincine kazınmalıdır.

Ancak, ancak bu bilinç; yaşamın sürdürülebilirliğini sağlar.

Dr. Çakmaklı; su ve su ekolojisi konusundaki temel görüşlerini aşağıdaki röportajda detaylandırıyor.

devre

SUYUN; DOĞRU ALGILANMASI, EKONOMİSİ VE EKOLOJİSİ

– Mevcut su krizinin başlıca nedenleri neler? Küresel ısınma mı, kaynakların kötü kullanımı mı, neler?

– Bir sonucun, bir ya da birkaç nedeni olmaz. Sayılabilenden, sıralanandan daha çok sebep vardır kural olarak. Su krizinin de yukarıda söylediklerinizden daha çok ve daha ötede nedenleri var. Ancak; kök sebebin ‘’suyun doğru algılanması’’ olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz.

Ne demek ‘’suyun doğru algılanması?’’

‘’Su’’ kadar içinde olduğumuz ve bizim içimizde olan ve hakkında bu kadar az şey bildiğimiz ve de yanlış algıladığımız hiçbir ‘’olgu’’ yoktur.

Uzatmadan, kapaktan söyleyelim ki; ‘’su canlıdır’’ … Hareket edebilen, biçim değiştirebilen, enerjisi olan ve kendisi de enerji olan, kendisini sürdürebilen bir ‘’olgu’’dur.

– Onu bir ‘’şey’’, bir ‘’nesne’’ olarak algılamak; temel yanlıştır. O bir ‘’şey’’ değil, bir ‘’süreç’’tir.

Bu süreç birçok sürecin temelidir. Bugünkü bilim, yaşamın ortaya çıkışını; güneş ışığının ya da güneş enerjisinin etkisiyle; sudan hidrojenin ayrılmasına yani ‘’su tabanlı fotosenteze’’ bağlıyor.

İşte; yaşamı var eden bir sürece; bir ‘’şey’’ bir ‘’nesne’’ gibi bakmak; yani bu temel algı yanlışı; su krizinin kök sebebidir.

Bu yanlış algılama giderek; onu yanlış ve kötü kullanmaya varıyor.

İnsan merkezli –antroposentrik- paradigmalarımız; diğer canlılara, bitkilere ve hayvanlara yaptığı yanlışı; yani onları yaşam ortağı, yaşamsal süreçlerin bir bölümü gibi görmeyip, bir ‘’şey’’ bir ‘’nesne’’ gibi görme yanlışını ‘’suya’’ da yapmaktadır.

Bu yanlış bakış, ‘’su’’ canlısına zarar vermez; insan canlısına zarar verir. Yaşamda bir uç süreç olan insan canlısı, temel süreç olan ‘’su’’ canlısından önce yok olur.

Bu yüzden; su krizlerini çözmeye onu doğru algılayarak; onu yaşamdaki temeline oturtarak başlamalıyız.

Peki, bu ‘’canlı’’ nasıl dolaşıyor gezegende, miktarı ne, nerelerde?

Su yeryüzünde; yerin altında, üstünde, yani atmosferde dolaşıp duruyor. Biz buna ‘’Su Döngüsü’’ diyoruz. Bu döngüyü, -her şeyi olduğu gibi- güneş enerjisi harekete geçiriyor. Güneş; okyanusları ısıtıyor, buharlaşıyor, hava akımları su buharını atmosferin soğuk üst katmanlarına yükseltiyor, soğuk onu yoğunlaştırıp yağışlaştırıyor. Döngü sürüp gidiyor.

Dönüp duran ‘’Su’’, 1 Milyar 400 Milyon Kilometreküp olarak hesap ediliyor.

Bu miktarın; %97’ si tuzlu, %3’ü bu konuşmada krizinden söz ettiğimiz tatlı sudur.

Çevrimdeki miktarı yaklaşık 15 Milyon Kilometreküp olan tatlı suyun; %31,5 ‘u yeraltında, % 68’i buzul ve sadece % 0,5 yani yüzde yarımı yüzey suyudur yaklaşık olarak. Yüzey suyunun da % 87’ si göllerde, % 11’i bataklıklarda ve sadece % 2’si nehirlerdedir.

Görüyorsunuz; döngüdeki suyun sadece % 3’ü tatlı sudur. Bu % 3 ‘ün; yani % 70 yani yaklaşık 10 Milyon Kilometreküpü buzul, 4,5 Milyon km3 yeraltında olduğuna göre yaklaşık 0,5 Milyon km3 atmosferde, nehirlerde, göllerde, bataklıklardaki sudur. Biz su krizi derken; bu 0,5 Milyon km3 su ile ilgili bir krizden bahsediyoruz aslında.

Yağmur duasına çıkarak; baraj yaparak, kuyu açarak, yeryüzüne sızanları ambalajlayarak kullanabileceğimiz su, bu 0,5 Milyon km3 miktarın erişilebilir ya da kullanılabilir kısmıdır. Bu da toplam tatlı suyun binde üçü gibi çok çok az bir kısmıdır.

Sonuç olarak; önemli olan diğer temel husus su döngüsü ve tatlı su dengesi iyi kavranmalı, hiçbir şekilde bozulmamalıdır.

– Yani suyu doğru algılarsak ve döngüsünü kavrarsak sorun çözülüyor mu?

Hayır, sorunun çözümüne doğru bir başlangıç yapıyoruz sadece… Bundan sonra; tatlı suyun yeryüzündeki dağılımına ve ona erişimine bakmak lazım geliyor.

Tatlı su; genel olarak yağış oranına bağlı olarak ve maalesef dengesiz biçimde yeryüzüne dağılıyor.

Tatlı su, en çok; Kuzey Asya, Güney Amerika’da ve Kuzey Amerika’da, en az; Avrupa, Orta Asya ve Avusturalya’da en düşük ise 2000 m3/yıl ile Asya’dadır.

Yani; en az suyu olan kıtada kişi başı kullanım en yüksek, en çok suyu olan kıtada kişi başı kullanım en düşüktür.

Bu çelişki; suya erişimin ve onun dağıtımının bir yatırım ve teknoloji gerektirmesi yüzünden ortaya çıkmaktadır.

Bugün kişi başına ortalama günlük su tüketimi standardı 150 litre kabul edilmektedir.

Gelişmiş denilen ülkelerde bu ölçü; 250 litre/gün, ülkemizde ise ortalama 110 litre/gün olarak ortaya çıkmaktadır.

Özetlersek; su krizinin temelinde,

  • Suyun doğru algılanmaması gibi köklü bir neden,
  • Küresel ısınma, iklimlerin değişmesi, yağışların azalması ve su döngüsünün bozulması gibi doğal sebepler
  • Nüfus artışı gibi çok çok önemli bir demografik neden ve
  • Yerleşme deseninin bozulması, nüfusun şehirlerde yoğunlaşması ve doğal bir canlı sistem olan su sisteminin havzadan havzaya nakli,
  • Kirlenme yoluyla su kimyasının bozulması,
  • Tarımsal verim artışı için aşırı sulama ve aküferlerin boşaltılması,
  • Kişilerin su talebinin artması,
  • Sanayide su kullanımın artması ve proseslerde suyun kirletilmesi,
  • Kentsel su dağıtımındaki kayıplar gibi pek çok neden tespit edebiliriz.

Tüm bu nedenler; ülkeler ve insanlar için miktar yetersizlikleri, erişim ve dağıtım     bozuklukları doğurmakta; ülkelerle ülkeler, yönetimlerle kişiler arasındaki kavgaları inanılmaz bir hızla artırmakta ve su krizi küresel bir boyuta doğru yol almaktadır.

Öyle görünüyor ki; önümüzdeki yüzyıl, insanlık bu krizle bir hayli boğuşacaktır.

Ne gibi somut krizler ön görülüyor?

Deniliyor ki; su; ‘’ 21. yy.’ da, 20. yy.’da ki petrolün’’ yerini alacaktır. BM raporu 21 yy.’ ın  ikinci yarısından itibaren özelikle Ortadoğu ve Arap Yarımadasında büyük bir su sıkıntısı çekileceğinin altını çizmektedir. Bu bölgenin 20. yy. petrol savaşlarına sahne olduğu düşünülürse, 21. yy.’ da ise su savaşlarına sahne olacaktır. Şu anda dünya üzerindeki 188 ülkenin 50’ sinde kullanma suyu sorunu olduğu belirtilen raporda, 2005 yılının kuraklık için dönüm noktası olduğu kaydedildi. Rapora göre Türkiye, 2005 yılından itibaren kuraklığın baş göstereceği ülkelerden biri. Su sıkıntısı Türkiye dışında Arap Yarımadası, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da başlayacak. 2025 ise kuraklık ve beraberinde meydana gelecek hastalıklar için en tehlikeli yıl olarak görülüyor. Bu tarihte Arap Yarımadası ile Ortadoğu ise kuraklığı tam olarak hissedecek. Tahminlere göre Suriye ile Irak, bu dönemde susuzluktan kırılacak, tarlalarda ekin yetişmez hale gelecek.

Bu arada; Türkiye’de durum nedir?

BM raporu, 2025’de 3 tarafı denizlerle çevrili Türkiye’ de de tehlike çanlarının çalacağını anlatıyor. Türkiye, ekonomik olarak su sıkıntısı çekecek ülkeler arasında gösteriliyor. BM Uzmanları, 2040 yılını Türkiye için ‘’kritik bir yıl’’ olarak görüyorlar. Bu, Dicle ve Fırat nehirleri Türkiye’nin can damarı haline gelecek. Ancak; BM bu tarihte bu bölgede sınırı aşan nehirler yüzünden savaşların çıkmasından şüpheleniyor. Irak ve Suriye’nin ‘’hiç düşünmeden’’ Türkiye’ de ki barajlara füze saldırısı düzenleyebileceği de ihtimaller arasında. BM su savaşları ihtimalini ortadan kaldırmak için şimdiden önlem alınmasını istiyor.

Bir de; suyun özelleştirmesi konusu var. Nedir bu, bir çözüm mü, bir sorun mu?

– Bugünkü ekonomi anlayışı; suyu bir ekonomik sektör ve dünyanın en büyük iş fırsatlarından biri olarak görüyor.

Çok uluslu şirketler bu konuda sürekli bir çaba içindeler. Şimdiden su gelirlerinin 400 Milyar $ ile petrol gelirlerinin %40’ına ulaştığı hesap ediliyor. Dünya Bankası ve bazı kuruluşlar ise raporlarında su pazarı büyüklüğünün önce, 1 trilyon dolara, yakın gelecekte de 3 trilyon dolara ulaşacağını hesap ediyorlar.

Yakından bakıldığında şimdiye kadar yapılan özelleştirmelerde dünya su piyasasının % 70’ini iki büyük Fransız Şirketi Suez ve Vivendi elinde tutuyor. Arkasından Alman RWE./Thames ve Bechtel geliyor. Bu ve benzer Şirketler Dünya’ da yaklaşık 545 Milyon kişiye su arz ediyor. Bugün 56 ülkede özel su hizmeti uygulaması yapılıyor. Ancak küresel ısınma olarak; su arıtma ve dağıtım işlerinin üçte ikisi hala kamusal yönetimlerin elindedir.

Sonuç olarak; pek çok ülkede mülkiyeti devlete ait olan suyun, işletme hakkını özelleştiriyor. İşletme anlaşması, kiralama, imtiyaz verme, yap-işlet-devret gibi yöntemlerle suyun çıkarılması ve/veya barajlaşması, bilahare arıtma ve dağıtımı hızla özelleştiriyor.

Kuzey Amerika ve Kanada da başarılı uygulamalar görülüyor. Kanada ve ABD pazarında suyun % 5’i özel.

Özelleşmenin arkasında kimler duruyor, gerekçeleri neler?

-Küresel ticareti yönlendiren şirketler, yanlarına Dünya Bankası ve IMF’i alarak, Dünya Ticaret Örgütü’nü kullanarak özelleşmeyi dünya çapında yaygınlaşmaya çalışıyorlar.

Temel gerekçe; suyun ticari bir meta olarak kabulü ve piyasalaşmasıyla, dünya finansal sisteminin; dünyanın her tarafına giderek, insanların suya erişimini engelleyen yatırımsızlığı ortadan kaldıracağıdır. Diğer yandan; özelleşmenin rekabet yoluyla kaliteyi arttıracağı ve özellikte su dağıtımındaki kayıp ve kaçağı önleyeceği öne sürülüyor.

Bu gerekçelerde bir tutarsızlık var mı?

-Teorik ve teknik olarak yok. Dünyada suyu olan ülke insanlarının, yatırımsızlık sebebiyle suya erişemediği pek çok ülke var. Uluslararası finans, yatırımlarıyla oraya gider ve bunu kısmen çözer. Ancak; o ülkelerde sonuçta; gelire erişemeyen insanlar suya erişemezse daha büyük sorunların ortaya çıkacağı aşikardır. Çünkü su; ikame edilebilir, yerine başka bir şey konulabilir bir ürün değildir. Suyun gelire bağlı bir kullanım olması, insani ve sosyal sorunlar çıkaracaktır.

Bu konunun üzerinde, bu açıdan biraz daha çalışılmalıdır.

Türkiye’de durum ne?

Ülkemizde kişi başı günlük su tüketimi insani standart olarak öngörülen 150 litre/günün altında görünüyor. Ülkenin tüketilebilir su potansiyeli 112 Milyar m3 hesap ediliyor. Bu şimdilik yeterli… Ancak; önümüzdeki global kuraklık tahminlerden etkileneceği zannedilen Türkiye’nin, su sıkıntısı çekebileceği ve özellikle 2025 yılına doğru, su sıkıntısının had safhaya çıkacağı tahminleri yapılıyor.

Türkiye suyunun % 75’ini sulamaya, % 15 ‘ini içme ve kullanmaya, % 10’unu sanayiye veriyor.

Yılladır dağınık köy yerleşmelerine su yetiştirmeye çalışan merkezi devlet; bozuk ve anormal kentleşmeyle birlikte konunun üretim kısmını DSİ ile üzerine aldı. Şehir içi dağıtımı ise Belediyelere bıraktı.

Belediyelerin su kayıp ve kaçakları çok yüksek oranlarda… Örneğin, su işletmelerinin gelirlerine göre giderlerinin mukayesesinde su kaybının; Ankara’ da %22, İstanbul’da % 35, Diyarbakır’da % 66 olduğunu söyleyebiliriz.

Ortalama olarak Belediyelere dağıtılan suyun % 43’ü kayıp ve kaçağa gidiyor.

Dolayısıyla bu kayıp ve kaçağı önleyecek dağıtım özelleştirmeleri yapılmasında mahzur yok, fayda var.

Bazı belediyelerin (İzmit gibi) baraj inşa ettirip, satın alma garantisi vererek üretim özelleştirmeleri yapmaları endirekt dirençlerle karşılanıyor ama bu arada sorunun çözümü için yer üstü ve yer altı sularının üretim ve arıtımının özelleştirilmesi çabaları da sürüyor.

Özelleştirme bir ekonomik sistem tercihi olduğu için; su özelleştirmesi konusunun da özellikle IMF destekli politikalar sonucu yaygınlaşacağı görülüyor. Bu nedenle de uluslararası şirketlerin Türkiye ile ilgilenmesi bekleniyor. Hükümet ön hazırlıkları yapıyor. Bu konuyu yönlendirecek bir ‘’Su Bakanlığı’’ kurulması gündemde.

-Bu süreçte neler yapılmalı, su ekonomisinin eko sistemimizi bozmaması için ne gibi tedbirler alınmalı?

– Temel görüşlerimi baştan ifade ettim. Önce suyu doğru algılamalı, bilincimize ve kültürümüze suyu doğru olarak yerleştirmeliyiz. Suyun yaşamı var eden bir canlı olduğunu ve bu yüzden doğal su döngülerini bozmamayı temel ilke yapmalıyız kendimize…

Ancak bunların ardından, suyun; sürdürülebilir üretimi; doğru kullanımı, ekonomisi ve hukuku doğru temellere oturtacaktır.

Ancak; hiç geciktirmeden, hassas ve çok değerli eko sistemler olan su sistemleri, Entegre Havza Yönetimleri marifetiyle korunmalıdır. Bu yaklaşımda; havza ana ölçek olarak alınmakta; toprak ve su kullanımı esnasında eko sistem bozulmamaktadır.  Entegre Havza Yönetimi Modelinde; toprak, su, ormanlar, biyolojik çeşitlilik ve tüm doğal bağlar gözetilmekte, tüm doğal unsurlar sürdürülebilir şekilde kullanılmaktadır.

Sonuç olarak; su canlıdır, kullanıp atılacak bir ‘’şey’’ değil, beraber yaşanılacak bir ortaktır.

Su krizinin çözümünü, bu gerçeği tüm insanlığın bilincine kazıyarak sağlayabiliriz.

Tüm insanlığın su konusunda ortak bir bilince varmaları zorunlu, çünkü su tüm dünyanın ve onun ortak atmosferinin, ortak ve paylaşılamaz ürünüdür.

İnsanlık bu konuda rekabet değil işbirliği yapmak zorundadır.

Bu işbirliğini kesintisiz sürdürmek zorundadır. Aksi takdirde yaşam sürdürülemeyecektir.

Son söz şu;

Suyu bilmeyen, başka hiçbirşeyi doğru bilemez.

 

(2007)

 

 

 

 

 

SABRET BİRAZ, DAYAN BİRAZ, KİRAZ GELECEK KİRAZ…

SABRET BİRAZ, DAYAN BİRAZ, 

KİRAZ GELECEK KİRAZ…

 

“Pamukladımıydı kavaklar,

Kiraz gelir ardından”diyor Nazım…

Bugün, Nazım’ın dediği gün.

Kavaklar pamukladı İstanbul’da,

Belli, ardından kiraz gelecek…

 

 

Yeşiller basacak dalları

Yeşil yapraklar basacak…

Dal bu, 

Yeşillenmiş ya,

Mevsim bahar ya,

Yerinde duramayacak

Kıpır, kıpırdayacak

Rüzgarlarla oynaşacak

Utanacak, kızaracak

Kirazlanacak.

 

 

Ama,

Ne bu halin senin

Kökünü kurutmuşsun

İçindeki sevincin.

Yapma öyle, bak

Kış bahar doğuracak

Bahar kiraz doğuracak

Sabret biraz, dayan biraz

Kiraz gelecek, kiraz…

 

Kütür, kütür, bal gibi,

On sekizlik yar gibi,

Cennetten haber gibi…

Kiraz gelecek, kiraz.

 

Yakında pek yakında,

Bu kiraz baharında,

Aşk kazanı kaynayanda

Sen yine gidip Polonez’de,

Bir kirazın altında

Tasasız ve sırtüstü yatıp

Sevdiğine sevineceksin.

Sabret biraz, dayan biraz

Kiraz gelecek, kiraz…

 

 

Kütür, kütür, bal gibi,

On sekizlik yar gibi,

Cennetten haber gibi…

Kiraz gelecek, kiraz.

                                                  

                                                12 Mayıs 2012                                                                                                                                                                 Dr. Cemil Çakmaklı

 

BAŞ DÜŞMANIMIZ

BAŞ DÜŞMANIMIZ

Bütün mücadelelerimiz ya geçmişteki eksiklerimiz, ya gelecekteki hedeflerimiz için olur.

Terörle mücadele de aynı kurala tabidir. Bu konularda geçmişteki eksiklerimizi ve bu konulara ilişkin gelecekteki hedeflerimizi oturup eni konu düşünmek çok geç de olsa hala yapılacak ilk iş galiba…

Güneydoğu terörü yaklaşık 10 yıldır sürekli tırmanıyor. Ve her gün geçmişle ilgili olarak hala ‘’vatan kurtarma uzmanları’’ birbirini suçluyor. Oturup ciddi bir değerlendirme yapmıyorlar. Gelecekle ilgili olarak da; hedefler belirlenip, o hedeflere bizi götürecek araçlar bir sistem bütünü içinde ele alınmıyor, bir politika demeti oluşturulmuyor.

Hala bölük pörçük değerlendirmeler ve sloganlarla terörle mücadele etmeye çabalıyoruz.

Çözüm ne sadece askeridir, ne sadece ekonomiktir. Çözüm; hedefleri tespit edip, o hedeflere bizi götürecek araçları bir sistem bütünü ve zamanlama anlayışı içinde, kararlı bir eylem planına kavuşturmaktır.

Terörle mücadelenin hedef-eylem planında; genetik, kültürel, demografik, yönetsel, dış politik, iç politik, askeri, teknolojik, ekonomik, ticari, medyatik onlarca unsuru vardır. Bunları iyi tanıyıp ya da tanımlayıp; kontrolü, kararlı ve zamanlı bir politikaya ve stratejiye dönüştüremiyoruz bir türlü…

Oysa; Türkiye’nin önce birliğine, sonra varlığına yönelmiş bu kavgada dış düşmanlar da, iç düşmanlar da ne istediklerini, neyi ne zaman yapacaklarını gayet iyi biliyorlar. Adım adım ilerliyorlar.

Teröre hergün bir boyutuyla yaklaşıp, ertesi gün terkedilen ve on yıldır sürüp giden eksik ve yetersiz tavırları terk edelim artık…

Suriye’ye, Irak’a, İran’a, Ermenistan’a, Çevik Güce, Almanya’ya, Fransa’ya, ne diyeceksek, ne diyebiliyorsak diyelim… Kürt genetiğine, diline, partisine ne ad koyuyorsak koyalım… Güneydoğu topografyasına ve ekonomisine, orada ne olur olmaza bir şey diyelim… Bilerek bilmeyerek; teröre kaynak verenlere, işmar edenlere dur diyelim…

Bunları yapamıyorsak, bilelim ki başka düşmana gerek yok…

Baş düşmanımız; politikasızlığımız ve kararsızlığımızdır…

Önce bu düşmanı yok edelim…

 

(Kasım 1993)

BAZILARI VE BAZILARI

BAZILARI VE BAZILARI

Birleşmiş Milletler’in yayınladığı Human Development Report, 1960’ larda zenginlerin fakirlerden 30 kat daha zengin olduğunu, 1990’ larda ise zenginlerin fakirlerden 150 kat daha zengin hale geldiğini söylüyor.

Yirminci yüzyıl başında 1,6 milyar olan dünya nüfusu, yirmibirinci yüzyıl başında dört kart artarak 7 milyara ulaştı. Bunun 6,5 milyarı fakir ülkelerde yaşıyor. Bugün doğan çocukların üçte ikisi en fakir yirmi ülkede yaşayacak…

Ekonomik ve demografik eşitsizlik artıyor ve artıyor…

Dünyanın bazı ülkelerinde üretim, verim ve huzur artıyor…                                                               Bazılarında nüfus, verimsizlik ve huzursuzluk artıyor…

Bazılarında evrensel kültür, estetik ve çevreye sorumluluk artıyor, bazılarında bağımsızlık, fodulluk ve kirlilik artıyor…

Bazılarında beraber yaşama bilinci, tartışarak çözme ve hoşgörü artıyor, bazılarında bölünme, terör ve canavarlık artıyor.

Ya Türkiye’de?..

Bazıları ve bazıları beraber yaşıyor.

Hayır yanlış söyledim.

Beraber yaşamıyor…

Ama çözeceğiz bu sorunu…

Doğru bazıları, yanlış bazılarına birlikte yaşamayı öğretecek…

Her türlü anlatma yolunu kullanarak…

 

(Ekim 1993)