Cemil Çakmaklı tarafından yazılmış tüm yazılar

Cemil Çakmaklı hakkında

Doktor Cemil Çakmaklı Kişisel Bloğu

KEMAL BAYTAŞ GİTTİ,

ANKARA ABİSİNİ KAYBETTİ

Tam doksan beş yıl yaşadı,

Ama birkaç doksan beş yıllık iz bıraktı Kemal Abi…

Her zaman herkesten büyüktü

Herkes, hepimiz abi derdik ona

Bütün Ankara abi derdi.

Ankara’daki siyasetçilerin, bürokratların, yabancı diplomatların, iş adamlarının, üniversite hocalarının, gazetecilerin, sanatçıların, turizmcilerin, garsonların, otoparkçıların, herkesin, hepimizin, tüm Ankara’nın Kemal Abi’siydi.

Hep Atatürkçüydü.

Dost seçmede, Atatürk onun kırmızı çizgisiydi.

Yolu Atatürk’e çıkan herkesin dostuydu.

Yolum yetmişli yıllarda kesişti onunla.

Seksenli yıllarda ben Meclisteyken, o Turizm Müsteşarıydı.

Gerçek dostluğumuz o yıllarda birlikte Turizm Teşvik Kanunu’nu hazırlarken doğdu.

Antalya; bu Kanundan Antalya oldu.

Bodrum, Marmaris ve tüm Güney bu Kanunla doğdu.

Bu yüzden, Türk Turizmi ona çok şey borçlu,

Belki de varlığını borçlu.

Ben de; sevdiğim birçok insanı tanımayı ona borçluyum.

Barlas Küntay’ı, İlhan Evliyaoğlu’nu, Cüneyt Gökçer’i, Mustafa Türkmen’i, Ertan Karasu’yu, Yavuz Donat’ı, Bekir Coşkun’u, daha birçok güzel insanı, mesela bir de Valentina Tereşkova’yı, o uzaya çıkan ilk kadın kozmolotu tanımayı da ona borçluyum.

Devlet Halk Dansları topluluğunu o kurdu.

Onları beş kıtada otuz yedi ülkede dans ettirdi, Türkiye’yi tanıttı.

Kendi isteğiyle 1982’de Turizm Müsteşarlığı’ndan ayrıldı.

Ama köşesine çekilmedi.

Türkiye’yi tanıtma vitesini büyüttü.

Türk Tanıtma Vakfı’nı ve yanı sıra Türk-Rus Dostluk Derneği’ni, Çin-Türk Dostluk Derneği’ni kurdu.

Bu ülkelerle ve bütün Dünya ile Türkiye köprüleri kurdu.

Bütün bu milli gayretlerinde hep yanında oldum Kemal Abi’nin.

Onunla Çin’e, Rusya’ya, Tataristan’a, Macaristan’a, daha bir sürü ülkeye birlikte gittik.

Türkiye’yi tanıtmaya çalıştık.

Uzunca bir ömür sürdü Kemal Abi.

Doksan beş yaşında dün öldü.

Ama en az üç ömür kadar çalıştı Türkiye’yi tanıtmak için.

O bir tanıtma militanıydı.

Sadece düşünmez, gider yapardı.

O Türkiye için gerçekten ‘’üstün bir vatandaş’’ , Dünya insanlığı için bir ‘’yaşamdaş’’dı.

Arkasında bıraktığı boşluğu doldurmak hiçte kolay olmayacak.

Şu anda Türk Tanıtma Vakfı’nı fedakarca yöneten Şükrü Koçoğlu, Ceyhan Baytur ve Esen Kale ve diğer arkadaşlara Allah kolaylık versin.

İşleri çok zor.

Kemal abi, bir sevgi insanıydı.

Arkasında bir ‘’Sevgi Tarikatı (!)’’ bıraktı…

Ama gitti, arkasındaki binlerce ‘’BAYTAŞ-İ’’yi öksüz bıraktı.

Kemal Abi, sevmeyi bilir, sevilmeyi isterdi.

Bir müddet görüşmesek takılırdı hemen.

-Nerelerdesin? Beni sevmiyor musun artık?

 Bu soruya muhatap olan herkes gülerek aynı şeyi söylerdi.

-Seni sevmeyen ölsün Kemal Abi !

Gülüşürdük.

Şimdi arkasından son defa sesleniyoruz.

SENİ SEVMEYEN ÖLSÜN KEMAL ABİ !

TASARIM VE ATATÜRK

Geometrinin evrimi, insan düşünce tarihinin de evrimidir. İnsan önce, bir çizgi üzerindeki bir noktayı düşünmekle, bir noktayı kendisi ile izah eden bir geometri ile yola çıkmıştır. Biz bu evreye lineer geometri ve lineer düşünme evresi diyoruz.

Daha sonra bir noktayı, iki nokta ile izah eden apsisli ordinatlı Kartezyen yani yüzey geometri ortaya çıkmıştır. Kare, dikdörtgen, üçgen, daire gibi yüzeyler geometrinin ve düşünmenin temeli olmuştur. Biz bu evreye Kartezyen geometri veya Kartezyen düşünme evresi diyoruz.

En sonunda bir noktayı, sonsuz nokta ile birleştirerek tanımlayan holistik geometri yani holistik düşünme biçimi ortaya çıkmıştır. Bir noktayı çok noktaya bağlamak, doğanın oluşumunu da izah eden temel gerçekliktir. Doğada da her şey birbirine bağlıdır. Hatta zaman bile, geçmişle gelecek bile sonsuz sayıda bağlantı ile birbirine bağlıdır. İşte bu holistik yapı, zamanın ve doğanın da temeli olan bu gerçeklik; çoklu düşünebilme, her şeyden haberli olma ve her şeyi, her şeye bağlayabilme becerisi, tasarımın da temelidir.

Diğer bir deyişle, her şeyden haberli olan ve her şeyi her şeye bağlayabilen böylece bütünü düşünebilen insanlar holistiktir. Holistik olmak da, tasarımcı olmanın temelidir.

En zor tasarım biçimi ise, sonsuz bileşenden oluşan bir geçmişten bir geleceğe yürüyen, toplumsal tasarımdır.

Buradan bakınca da, Atatürk; bir ulus ve bu ulusa bir devlet tasarlayan, o ulusun geçmişini bilen ve onu geleceğe taşıyabilen ve en önemlisi de bu tasarımını hayata geçirebilen bir büyük tasarımcıdır.

İnsanlık tarihinin en büyük tasarımcısıdır.

Dilden tarihe, alfabeden geometriye, arkeolojiden teknolojiye, geçmişinden geleceğine, kısaca Türk ulusunun yaşamındaki her şeyine hakim olan Atatürk, Türklerin ulus ve devlet tasarımcısıdır.

Atatürk’e onlarca yüce sıfat yakıştırılabilir. Hepsi de yerini bulur. Ama bana göre Atatürk, her şeyden haberli, her şeyi her şeye bağlayabilen holistik bir düşünce yapısına sahip bir büyük tasarımcıdır. O, yok edilmeye çalışılan Türk soyunu bütün bileşenleri ile tanıyan ve onu geçmişten geleceğe taşıyabilen, türkleri bir ulus haline getirebilen ve bu ulusa bir devlet tasarlayabilen bütün çağların en büyük tasarımcısıdır.

Hiç abartmadan söyleyelim ve tekrar edelim, Atatürk insanlık tarihin gördüğü en büyük tasarımcıdır.

BU YÜZDEN, TARİH VE TÜRKLER ONA EBEDİYEN BORÇLUDUR….

EKSİK ENERJİ ALGIMIZ VE ENERJİYE YENİ BİR BAKIŞ

İnsan, enerjiyi kendi dışında aradı yıllarca. Kendi dışındaki enerji potansiyellerini; odunu, kömürü, petrolü, doğalgazı ve hidroelektriği üretmeye, dağıtmaya, kullanmaya yöneldi. Sonra bu karbonik ve fosil yakıtlara ‘’kirli’’ dedi, ‘’zararlı’’ dedi. Sonra gitti, yine kendi dışındaki; termal, rüzgar, güneş gibi enerjileri kendi kullanacağı hale getirmeye çalıştı. Yani insanın enerji gündemi, hep kendi dışında oluştu.

Sonra bu gündem evrenselleştirildi. Dünya gündemi, bu enerji anlayışına oturtuldu. Enerji kavgaları ve savaşları dünya düzeninin temel meselesi oldu.

Sonuç olarak; insanın enerjiyi kendi dışında aradığı bu eksik enerji algısı ve kavram kargaşası, insana kendisinin ve yaşamının bir enerji olduğu gerçeğini unutturdu.

Oysa; yaşam, tümüyle bir enerjidir, hatta daha doğru bir deyişle YAŞAM BİR ENERJİ DÖNGÜSÜDÜR.

Yaşamda var olan bütün unsurlar; insan, hayvan, bitki gibi canlı dediğimiz unsurlar ve cansız dediğimiz taş, toprak ve tüm maddeler hatta hava, hatta su, hatta toprak, yaşamda var olan her şey ama her şey bir enerjidir, bir enerji formudur.

Yaşamda canlı cansız ayrımı yoktur. Farklı frekanslarda dönüp duran enerji formları vardır. Bir enerji formu olan yaşamdaki her şey parça parça da değildir. Hepsi bir bütündür. Bu bütün bir döngüdür ve döngü canlılığın gerçek adıdır.

Sözün özü; dünyada her şey enerjidir, canlıdır, parça parça değil bir bütündür, dönüp duran bir bütündür. İnsanoğluna düşen temel görev; döngüye katılamayan sentetik maddeler üreterek, yaşam denilen bu döngüyü tıkamamaktır. Çünkü, bu döngü durursa yaşam da durur, her şey sona erer.

Bu güne kadar insan, kendi dışındaki enerjinin ısı, ses, ışık gibi formları ile uğraştı hep. Kendi içindeki enerjiyi kavramaya yönelmedi. Kendi fiziki formunun; kasının, kemiğinin, tırnağının, saçının, yediğinin, içtiğinin enerji olduğunu bilemedi. Bunun sonucu olarak da kendi sağlık arayışlarını doğru yönlendiremedi. İnsan varlığının bir enerji olduğunu kabul edip sağlık arayışlarını enerji temeline oturtamadı.

Hele hele, düşüncesinin ve sevgisinin de birer enerji formu olduğunu hiç bilemedi.

İnsanın algılarından, kavramlarından, dilinden, hafızasından, hafızasındakileri mukayese etmek demek olan akıldan ve akıl yürütme hızı olan zekadan oluşan düşünme eylemi de bir enerjidir ve o da bir döngüdür.

Son olarak, düşünceden de hızlı, yani en hızlı enerji formu olan sevgiye gelelim….

Sevgi; bir insanın bir insanla, bir erkeğin bir kadınla kurduğu bir ilişki biçimi değildir yalnızca. Sevgi, insanın insanla, hayvanla, bitkiyle, doğayla ve en önemlisi yaşamla kurduğu iletişim ve bütünleşme arayışıdır.

Yani diğer bir deyişle; yaşamdaki döngülerle iletişim ve bütünleşme arayışı olan sevgi; enerjinin düşünceden de hızlı bir halidir.

Sevgi; salt, spiritüel (ruhsal) bir kavram da değildir. Yani, maddenin dışında olan spiritüel (ruhsal) bir olgu değildir sevgi. Tam tersine maddenin içindedir, maddenin enerjiye dönüşmüş halidir, enerjinin frekansı en yüksek ve en rafine halidir.

Bu haliyle sevgi, insanın ulaşması gereken en üst iletişim becerisidir.

Bir enerji biçimi olan düşünce ve sevgi, diğer öğrenme biçimleri gibi ‘’öğrenilebilir’’dir.

Şayet, bir enerji formu olan ve sorun çözmenin temeli olan düşünmeyi ve yine bir enerji formu olan diğer yaşam unsurları ile iletişim kurma becerisi olan sevgiyi öğrenilebilir hale getirirsek ve yaygınlaştırabilirsek, bilim ve bilimsel gelişmeler yeni bir ivme kazanacaktır. Böylece, bugün toplumdan kopuk olan bilim de yaygınlaşıp toplumsallaşabilecektir.

Sonuç olarak; enerjiyi insanın dışında arayan bugünkü eksik enerji algımızı, ENERJİNİN YAŞAMIN, DÜŞÜNCENİN VE HATTA SEVGİNİN KAYNAĞI OLDUĞU GERÇEĞİNE TAŞIYABİLİRİZ.

TAŞIMALIYIZ.

Dr. Cemil ÇAKMAKLI

ANKARA, Ekim 2021

GELECEK NASIL GELECEK

YENİ DÜNYA DÜZENİ NASIL KURULACAK?

Bazı çevreler; Corona Virüs yüzünden, artık dünyada hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı, yeni bir dünya düzeni kurulacağını söylüyor.

Dünyanın geleceği kolaycı ve basit bir yaklaşımla bir virüse ihale ediliyor. Ama bir virüs etkisiyle yeni ve doğru bir dünya düzeni kurulmasını beklemek virüsten daha tehlikeli bir hastalıktır. Akla ve bilime uygun bir yaklaşım değildir. Daha keskin bir dille bir akıl tutulmasıdır.

Açıklamaya çalışalım…

Bilim, yaşamı;

  • Bir döngü içinde akışan
  • Sürekli değişen
  • Birbirini karşılıklı etkileyen
  • Zamanda ve mekanda değişik düzeyde örgütlenebilen
  • Yüksek karmaşıklıkta
  • Geri bildirimsel özellikte

SONSUZ SAYIDA BİLEŞENDEN OLUŞAN BİR DÖNGÜ olarak tanımlanmaktadır.

Gelecek ise; dün ve bugünle birlikte tek bir zaman parçasıdır. Yaşamın içinde ve yaşam döngüsüne dahil bir olgudur.

Bu yüzden gelecek de; yaşam sistemi içinde, yüksek karmaşıklıkta, döngüsel, geri bildirimsel ve kendi kendini değiştiren ve örgütleyen bir yaşam sistemidir. Yani gelecek; yaşam döngüsünün içindedir ve yaşama ilişkin bir tahmindir.

Yaşamın ve yaşamın içinde geleceğin evrimi ise sadece virüslere değil, sonsuz değişkene bağlıdır.

Sadece virüsün, yaşamı ve dünyayı değiştirmesini beklemek anlamsız bir bekleyiştir.

O HALDE; YAŞAMI, YAŞAMIN İÇİNDE GELECEĞİ VE GELECEKTEKİ DÜNYAYI ETKİLEYEN NEDİR?

Yaşamı, onun içinde geleceği ve gelecekteki dünyayı birincil olarak etkileyen şey düşüncedir.

Esasen yaşamın evrimi ile düşüncenin evrimi karşılıklı birbirlerini etkileyerek birlikte oluşmuşlardır. Yaşam ve düşünce aslında tek bir gerçekliktir.

Gelecekte ne olacak, gelecekte dünya nasıl olacak diye sorarken önce insanlığın düşünce düzeyinin nasıl evrileceğini, nereden nereye sıçrayacağını bilmek gerekmektedir.

Bu yüzden düşüncenin evrimi ve safhalarını kısaca gözden geçirmek ve bizi geleceğe götürecek düşünce sistemi üzerinde düşünmek gerekmektedir.

Düşünce; insanın yaşam mücadelesi süresinde evrildi.[1]

Nasıl insan organizması, karada yer değiştirirken bacaklarını; nesnelerce yansıtılan ışınları süzebilmek için gözlerini evrilerek kazanmışsa, düşünce de gökten inmedi.

İnsan organizması evrilirken düşünce de onunla birlikte evrildi. Algılar kavramları, kavramlar dili, dil hafızayı, hafıza akıl yürütmeyi ve bunların hepsi birden ve bir çevrim içinde kendi kendini örgütleyen, değiştiren ve yöneten düşünce sistemini Homo Habilis’ten bu yana 2 milyon yıllık bir evrim sürecinde oluşturdu.

Düşüncenin primitif hallerini ihmal edersek, kanımızca bilimsel düşünce evreleri de aşağıdaki süreçlerde oluşmuştur.

Düşüncenin ilk evresi “lineer- çizgisel” düşüncedir. Bu evrede; her sonuç tek sebebe bağlanır. Biz buna ”evet-hayır” evresi de diyoruz. Oysa doğada ve onun simülasyonu olan toplumda karşılaştığımız tüm olgular lineer değildir. Her şey evet-hayır basitliğinde izah edilemez.

Düşüncenin ikinci evresi; her şeyi parça parça ele alan, dünyayı parçaların birleşmesinin bütünü olarak ele alan “Kartezyen” düşünce evresidir. Buradaki düşünce sistemi; çözümlemeleri indirgeyerek yapar, doğrularını bir yüzeye yerleştirmiştir. Yüzey geometri, yani Kartezyen geometri bu evrenin geometrisidir. Felsefede Descartes, fizikte Newton bu düşünce sistemiyle ürün vermiş bilim adamlarıdır. Bu düşünce sisteminin teknolojisi ile uçaklar, otomobiller ve parçaların birleştirilmesiyle üretilen diğer tüm mekanik sistemler oluşturulmuştur. Bu yüzden bu evreye “mekanik düşünce” evresi de denilebiliyor.

Bu düşünce evresinin dayandığı temel değerler ve oluşturduğu paradigmalar; rekabet, niceliklere önem verme ve çizgisel hiyerarşidir.

Düşüncenin üçüncü ve bugünlerde yaygınlaşmaya başlayan evresi ise “holistik – bütüncül” düşünce evresidir. Bu evrede parçalar yoktur, bütün vardır… Çizgi yoktur, “ağ” vardır. Ve her şey birbirine bağlıdır. Bu düşünce sisteminde; hiçbir sonucun tek bir sebebi yoktur. Bu evrenin geometrisi uzaysaldır. Temel değerleri ise (Kartezyen düşünceyle kıyasla) rekabet yerine işbirliği, nicelik yerine nitelik, hiyerarşik egemenlik yerine ağsal ortaklıktır. Lineer ve Kartezyen düşünce sistemi bugün ki kapitalist ekonominin düşünce yapısı iken, holistik düşünce sistemi, yarınki ekolojik ekonominin ve yeni dünyanın düşünce yapısı olacaktır.

Bizi geleceğe taşıyacak olan; geleceği kavramamızı ve tasarlamamızı sağlayacak olan düşünce evresi işte bu üçüncü evredir. Bu holistik düşünce evresine sıçramazsak bireysel ve toplumsal olarak geleceğe sağlıklı uzanmamız ve dünyayı değiştirmemiz mümkün olmayacaktır.

Çünkü; Kartezyen ve mekanik düşünce sisteminin doğal ve sosyal yaşamı zedeleyen paradigmaları yani Kartezyen kapitalizm artık terk edilmek zorundadır. Çünkü; dünyanın doğal ve sosyal yaşamı Kartezyen Kapitalizmin bu paradigma yanlışlarıyla kendini sürdürememektedir.

Kartezyen kapitalist sistemin yanlış teknolojilerine dayalı ekonomik üretim ve tüketim süreçleri ile dünyanın doğal sistemi barışık değildir. Dünyanın ne havası, ne suyu,  ne de toprağı artık bu yanlış ekonomik sistemi taşıyamamaktadır. Bu düzen sürdürülebilir değildir.

Yine Kartezyen Kapitalist sistemin kendine dönük ve sadece niceliklerle uğraşan, niteliği ve ötekini unutmuş bireyi; dünyada başta gelir bölüşümü olmak üzere sağlık bölüşümünü, eğitim bölüşümünü ve besin bölüşümünü alt üst etmiştir. Bu yanlış paradigmalarla zehirlenmiş birey, katlanılabilir, bu düzen de sürdürülebilir değildir.

Bütün bu katlanılamazlıklar ve sürdürülemezlikler nedeniyle; kartezyen kapitalist paradigmalar yerine gelecekte dünyayı değiştirmek için holistik paradigmalar ve düşünce değerleri gecikmeden oluşturulmalıdır.

Yani;

  • Rekabet yerine işbirliğini,
  • Nicelik yerine niteliği,
  • Hiyerarşi yerine ağsal ortaklığı,
  • Kapitalist ekonomi yerine ekolojik ekonomiyi öne alan yeni bir holistik gelecek tasarlanmalıdır.

HOLİSTİK GELECEĞİ VE YENİ DÜNYA DÜZENİNİ ANCAK AŞAĞIDAKİ YAKLAŞIMLARLA ETKİLEYEREK VE TASARLAYARAK OLUŞTURABİLİRİZ.

1 – Kartezyen değil, holistik düşünceye; parçalara değil, döngülere önem vermeliyiz.

Çünkü, artık parçacı Kartezyen Kapitalist düşünce ile ne doğal ne de sosyal ekosistemlerle bağ kurulamaz, ilişki sürdürülemez. Artık, mucize kavram “döngü”dür. Evrensel ifadesiyle “CYCLE”dır. Dünyanın sırrı, bu döngüdedir. Çünkü, gerçek bütüncüldür, döngüseldir, tek sebepten oluşmamıştır, bunları bilip, sonuçları tek sebeple izah eden hiçbir kimseye bu arada Corona virüs yoluyla değişime inanamayız.

  2 – Ezberlemeyip öğrenmeliyiz.

Öğrendiklerinizle sorun çözüp, sorun çözdükçe öğrenmeliyiz.Böylece bir öğrenme döngümüz oluşacak. Zorlamadan sürekli öğrenebileceğiz.Aksi taktirde ezberleyerek gelecek tasarlayamayız.

  3 – İstikrar ölüdür, onu aramalı, kaosta yaşamayı öğrenmeliyiz.

Kartezyen kapitalist sistem istikrara, diğer deyişle dengeye ulaşmaya çalışır. Oysa denge ölüdür. Holistik sistemin kaosu dinamiktir ve rasgele gözüken olayların birbirine bağlılığını gözetir. Yaşam kaosun eşiğinde, sonsuz çeşitlilikte ve sürekli bir değişim döngüsü içinde sürüp gitmektedir. Çeşitlilikten korkmamalıyız, unutmayalım ki; “mükemmellik çeşitliliğin en yüksek düzeydeki optimizasyonudur.” Bu gerçekler ortada iken olmayan istikrarı aramak boşunadır.

  4 – Rekabetin yanı sıra işbirliğini öğrenmeliyiz.

Kartezyen Kapitalist düşünce sadece insanları birbirinden koparan rekabeti yüceltmiş, ama doğadaki çoğalmanın ve verimliliğin temeli olan işbirliğini yok saymıştır. Bireyin kendini ifade ve ispat ettiği rekabetin yanına sinerjiyi doğuran işbirliğini birey ve toplum geleceğinin ortasına yerleştirmeliyiz.

5 – Liderliği unutup, ağsal ortaklığı öğrenmeliyiz

Yaşamın temel sisteminin ağsal ortalıklar olduğu açık seçik ortada iken, bireyi bu ağın dışında sakat bir konuma iten liderlik paradigması eşitler arası işbirliği kimliği ile yer değiştirmelidir.

6 – Nicelikler kadar niteliğe önem vermeliyiz.

Kartezyen düşüncenin mekanik insanı kendini sayısal mülkiyete hapsetmiş, yaşam ortaklarıyla duygusal bağlarını koparmıştır. O artık sadece bir tüketim aygıtıdır. Lugatındaki en önemli kelime ‘maksimum’dur. İsraf onun hayat arkadaşıdır. İşte bu insan tipi doğal ve sosyal hayatın zararlısıdır. Bu zararlı tip, nicelikten niteliğe doğru değişirse, kendisi, çevresi ve tüm ekosistem sürdürülebilirliğe destek olan bir ortak kazanacaktır.

  7 – Maksimalizmi bırakmalıyız ve paylaşmalıyız. . .

Bugün dünyanın zengin ülkelerinde yaşayan insanlar dünya nüfusunun yüzde 20’sini oluşturmakla ve dünya gelirinin yüzde 85’ini almaktadırlar. Dünya nüfusunun yüzde 80’i ise dünya gelirinin geri kalan yüzde 15’ini paylaşıyor. Bu haksızlık, bir doğal hak edilmişlik değil, yetenekle yeteneksizlik, çalışkanlıkla tembellik arasındaki fark değil, tamamen global spekülasyonların ve legalize edilmiş soygunların doğurduğu bir farktır. Biz de bu haksızlığın bir parçası olmayıp, adil olup, paylaşmalıyız.

8 – Demografik sorumluluğunuzu unutmayıp, ikiyi aşmamalıyız.

İsa’nın doğduğu yılda dünya nüfusunun 30 milyon olduğu tahmin ediliyor. Bundan 70 yıl önce, yani İsa’dan 1950 yıl sonra dünyanın nüfusu 3 milyardı. Bugün dünyanın nüfusu 7 miyar. Yani, dünyanın nüfusu son 70 yılda geçmişin 1950 yılına eşit sayıda arttı. Diğer bir deyişle, son 70 yılda ikiye katlandı. Şu günlerde her iki dakikada bir doğum, her dört dakikada bir ölüm oluyor. Böyle giderse önümüzdeki 50 yılda dünya nüfusu tekrar ikiye katlanacak. Çok açık ki, bu dünya bu nüfusu taşımayacak. Onun için herkes ancak kendi yerine 1 kişiyi dünyaya getirme hakkına sahiptir. Her aile iki çocuğu aşmamalıdır. Böylece zaten çok olan dünya nüfusu bugünkü noktada ancak sabitlenir.

9 – Ekolojik okur, yazar ve ‘yapar’ olup, ekolojik teknolojiler ve ürünler kullanmalıyız; organik beslenmeliyiz.

Geçmişin Kartezyen Kapitalist kültürü, doğası gereği karşıtlıkları besleyerek, insanları bazen kollektivist-kapitalist, bazen siyah-beyaz veya başka parçalara ayırdı. Bugün artık silkinip holistik düşünce yaklaşımlarıyla, insanları parçalara ayırmadan, bütüncül bir yaklaşımla, doğa ile insan ve insan ile insan arasındaki ilişkileri ekolojik bir temele oturtmaya çalışmalıyız.

Biz de ekolojist olup, muhtaç olduğumuz doğal ve sosyal dünya sürdürülebilirliğini desteklemeliyiz. Sadece ekolojik okur yazarlıkla ekolojik bilince ulaşmakla kalmayıp ekolojik yaşayıp ve yaptıklarınızı ekolojik kurallara uygun yapmalıyız.

Bugün yaşamımıza, insanlık tarihinin sadece 150 yılında ortaya çıkan kartezyen kapitalist teknolojiler hakimdir. Bunların çoğu, özellikle enerji, ulaşım ve gıda teknolojileri tüm ekolojik sistemi, dolayısıyla da dünyayı tehdit etmektedir. Bu teknolojik tehdit, ortadan kaldırılmalı, zararlı teknolojiler ve onlardan üreyen inorganik ürünler terk edilmelidir.

Özellikle tohumdan toprağa, topraktan sofraya, beslenme sistemimizi işgal etmiş olan zararlı teknolojiler ve onların ürünleriyle mücadele etmeliyiz. Zararlı kimyevi gübrelerle, zirai mücadele ilaçları ile, raf ömrünü uzatan ama sizin ömrünüzü kısaltan muhafaza edici kimyasallarla mücadele edip, onlardan uzak durmalıyız.

10 – Bugün ki sakat kapitalist ekonomiden, ekolojik ekonomiye geçişi benimsemeliyiz.

Bugünkü ekonomik düzen, dünyanın doğal sistemleriyle çatışma halindedir. Ormanlar azalmakta, balık yatakları yok olmakta, meralar bozulmakta, topraklar tahrip olmakta, taban suyu seviyeleri azalmakta, atmosferde karbondioksit düzeyi yükselmekte ve bu sera etkisiyle küresel ısınmayı doğurmaktadır. Bütün bu sonuçlar, doğanın ekonomiye verebileceği doğal verimin ötesindeki ekonomik kullanımlardan doğmaktadır.

Bugünlerde, sentetik çatışmalar nedeniyle ortaya çıkan vekalet savaşları herkese sondan bir evvelki uyarılardır. Ekonomi dünyanın doğal sermayesini, dünyanın verebileceğinden daha fazla zorlarsa, ekonomik destek sistemleri çökecek, bu Kartezyen Kapitalist ekonomi kendi kendini ve bu arada dünyayı yok edecektir.

Aşağıdaki verilere dikkatle bakalım:

  • Dünyanın tarım alanlarının üçte biri üst toprağını kaybediyor.
  • Dünya mera alanlarının yüzde 50’si aşırı otlatma nedeniyle çöle dönüşüyor.
  • Ormanlar tarım başladığından beri yüzde 50 azaldı.
  • Okyanus balık yataklarının üçte ikisi kapasitesinin üzerinde avlanmayla karşı karşıya. Balık stoklarının %47’si tamamen tüketildi.
  • Dünyada su kaynakları hızla kirleniyor, aküferler tükeniyor, yaşamın temel girdisi olan su yok ediliyor.

Görülüyor ki, kapitalist ekonomi ekolojiyi hiç dikkate almıyor. Norveçli Oystein Dahle’nin dediği gibi; “Sosyalizm, fiyatların ekonomik gerçekleri söylemesine izin vermediği için çökmüştür. Kapitalizm ise, fiyatların ekolojik gerçekleri söylemesine izin vermediği için çökebilir.”

Gerçekten de bugün ki Kartezyen kapitalizm ekolojik gerçeklerle barışık değildir ve dünya çöküşe çok yakın bir noktadadır.

Muhtemel bir kapitalist çöküntünün dünyayı da çökertmesine meydan vermeden eski Kartezyen Kapitalist ekonomiden yeni Holistik Ekolojik Ekonomiye geçişi yukarıdaki yaklaşımlarla acilen tasarlamak gerekiyor.

Sonuç olarak; eğer biz yeni Holistik-Ekolojik düşünce düzeyine sıçrayıp, yeni bir dünya düzeni tasarlamazsak beklenen daha güzel bir dünya düzeni kendiliğinden gelmeyecektir. ÇÜNKÜ ÖZLENEN GÜZEL GELECEK, GEÇMİŞİN DÜŞÜNCE DÜZEYİYLE VE PARADİGMA YANLIŞLARIYLA GELEMEZ, HELE HELE CORONA VİRÜS ETKİSİYLE HİÇ GELEMEZ.

Unutulmamalı ki, yeni ve güzel bir dünya düzeni oluşturmak zor ve uzun bir süreçtir. Dünyayı ve insan beynini işgal etmiş yanlış paradigmalı Kartezyen Kapitalizm bütün yanlışların doğrulara direnmesi gibi sonuna kadar direnecektir.

Kartezyen Kapitalizmin direnişinin, iletişim oyunları ile, beyin yıkamalarla, savaşlarla, tutuklamalarla, moneter spekülasyonlarla ve akla gelmedik bir sürü yöntem kullanarak yüksek volümlü ve uzun zamanlı olacağı beklenmelidir.

Bu yüksek volümlü direnişten korkmayarak, dünya ve insanlık yanlışları düzeltme mücadelesine bir an önce başlamalıdır.

ŞİMDİ, HEMEN, GECİKMEDEN …

Dr. Cemil ÇAKMAKLI

Mayıs,2020

Koç üniversitesi Hastanesi / İstanbul


[1] – Bir Gelecek Yaklaşımı/ Tebliğ 2007 / Dr. Cemil Çakmaklı

ZONGULDAK DAMADINI KAYBETTİ

Bütçe Plan Komisyonu 1981 yılı çalışmaları için, Maliye Bürokrasisi ile tanışıyordu.

Tanıştırmayı Müsteşarların müsteşarı Ertuğrul Kumcuoğlu yapıyordu.

Bir ara,

  •  ‘’Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürümüz Biltekin Özdemir‘’

diyerek olgun, oturaklı bir bürokratı takdim etti.

Biltekin Özdemir, ağır ağır kalktı, selam verdi ve dedi ki;

  • ‘’Sayın Başkan, benim Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğünden daha önemli bir pozisyonum da var’’ dedi…

Espri öncesi şaşkınlığı ile baktım;

  • ’Nedir, Sayın Genel Müdür, Nedir?’’ diye sordum.
  • ‘’Efendim, ben Zonguldak damadıyım. Oradan evliyim. Bu benim için, Genel Müdürlüğümden daha önemli ve daha zor bir pozisyon.’’ dedi ve bütün salon kahkahaya boğuldu.

Ortam yumuşadı, verimli ve neşeli bir toplantı yapıldı o gün.

O günden, onu kaybettiğimiz bu güne tam 40 yıl sürdü Biltekin Bey ile dostluğumuz.

 Kesintisiz sürdü…

Onunla aynı fakülteden, İ.Ü İktisat Fakültesinden mezunuz. Yine onunla, aynı okulda A.Ü Siyasal Bilgiler Fakültesinde lisansüstü eğitim yaptık. Aynı yollarda yürüdük yani.

O hep önemli görevlerde bulundu, Maliye müsteşarı oldu, Milletvekili oldu, Bütçe Plan Komisyonu Başkanı oldu. Devletin en önemli kurullarında bulundu.

Kesintisiz önemli adam oldu hep.

Ama duruşu hiç değişmedi.

İkimizde okumaya yazmaya meraklıydık, yazdı çizdik.

Yazdıklarımızı paylaştık, tartıştık.

Onun;  ‘’ Yüzyıl Süren Cendere (1854-1954) Osmanlı Devleti Dış Borçları’’ adlı kitabı mutlaka okunmalıdır.

Araya zaman girse, görüşemesek açar telefonu ;

  • ‘’Bizi, Zonguldak damatlarını sever diye kandırmışlar meğer, ne arayan var ne soran, niye acaba? ‘’ diye takılırdı.

Ben de;

  • ‘’Damat hayırsız çıkmış olmasın sakın.’’ derdim

Gülüşürdük…

Gülüşe gülüşe bizi bırakıp gitti.

Güle güle damat, güle güle . . .

Mekanın cennet olsun…

Dr. Cemil ÇAKMAKLI

Akdeniz

AH,AH ,AKDENİZ…
Kıyısında , kumsalında,
Hayaller ķöpürttüğüm,
Hayallerin içine,
Bir tutam ekoloji katıp,
Yatırıma dönüstürdüğüm
Akdeniz…

Tarık Dağın’dan, Endülüse,
Peşinde dolaştığım,
Bingaziden Selanik’e,
İzmir’den Alanya’ya,
Atalarımla, atlarımla,
Uğrunda savaştığım
Akdeniz…

Dalmaçyada, Fethiyede,
Bir renkli teknede,
Bütün koylarını dolaştığım,
Nisanda Antalyada,
Havada portakal kokladığım
Ve Zeytinleriyle yaşlandığım,
Akdeniz…

Adamım,idolüm Gaudi’nin
İmzaladığı Barselonada,
Portafino’da,Amalfi’de,
Verona”da, Muğla’da,
Santorinide, Datçada
Şaraplarını içtiğim,
Kızlarıyla tanıştığım,
Akdeniz…

Kim kudurttu seni,kim,
Köpükler saçıyor dalgaların
Bomboş kalmış kumsalların
Çoktandır yoktum,
Bak ben geldim..
Sevdalın geldi,
Akdeniz..

Gel biraz, sus biraz,
Sende çok emeğim var..
Kıyılarında gömülü,
Tasarımlarım var,
Sevdalarım var,
Anla biraz,sarıl biraz,
Vefasız deniz,
Akdeniz…
AH, AH, AKDENİZ. ..

MEHMET YILMAZ’A AĞIT

BEN DE ZONGULDAK’LIYIM.

BEN DE BEYCUMA’LIYIM.

TANIŞMAYA GELDİM…

…diyerek girdi Meclisteki odama.

Böylece tanıştık Mehmet ile otuz sekiz yıl önce.

Benim doğup büyüdüğüm yerlerden geliyordu.

Bizim Zonguldak’lıların eğitim mabedi Çelikel Lisesinde okumuş, Orman Fakültesini bitirmiş, Amerika’da yetişmiş, kısaca kendine çok emek vermiş bir Orman Mühendisiydi.

Uzun boylu, yakışıklı, özgüvenli ama saygılı bir genç adamdı.

Orman Bakanlığı’nda Şube Müdürüydü o yıllarda.

Böyle tanıştık.

Böyle başladı ‘’abi-kardeş’’liğimiz.

Otuz sekiz yıl boyunca hiç kopmadan devam etti dostluğumuz.

Mehmet; Allah vergisi sevgisini, hep peşinden koştuğu bilgisine ekleyerek özgüven oluşturabilmiş bir mükemmel insandı.

Hayatı boyunca özgüvenli ama sakin, kararlı ve vefalı bir insan olarak yaşadı hep.

Giderek Orman Bakanlığı’nda önce Orman Genel Müdürü oldu, sonra da ORÜS Genel Müdürlüğü yaptı. Hep vizyoner, hep yenilikçi ve başarılı oldu.

Ama Şube Müdürüyken de, Orman Genel Müdürüyken de hiç değişmedi.

O; belirlenme açlığına kapılmadı hiç. Başarılarını tevazu içinde, sakince yaşadı hep.

Kendi deyimiyle; ‘’bir yumurtlayıp, bin gıdaklamadı’’ hiç…

Beycuma Türkmenlerinin, çocuklarına yüklediği sevgiden, saygıdan ve bölgesine ve ülkesine sorumluluktan hiç uzaklaşmadı.

Emekli olduktan sonra, Zonguldak Yüzüncüyıl Vakfı’nda birlikte çalıştık.

O, Vakfımızın temel direği ve Genel Sekreteriydi. Vakfımızda, Zonguldak için sessizce birçok hizmet verdi.

Son olarak, Zonguldağa geleceği olan Filyos Vadisinin ve Filyos Irmağının sularını Ankara’ya akıtan Gerede’de ki Işıklı Regülatörünün Filyos Vadisi’ne vereceği zararları araştırıyordu.

Bu arada bugün suç örgütü sayılan bir cemaatin, Vakfı ele geçirme amaçlı yaptığı haksız ve hukuksuz saldırıları, benim uzun hastane yıllarımda tek başına cesurca yılmadan göğüsledi.

Yakınlarda bir gün hastaneye götürdük.

Her gün, oğlu Batuhan’la bugün alırız diye bekledik.

Ama o bir daha geri dönmedi…

Cenazesinde herkes şaşkındı.

Kimse beklemiyordu ölümünü, kimse yakıştıramıyordu Mehmet’e ölümü.

Onu başta vefalı ve güzel insan Orman Genel Müdürü Bekir Karacabey ve kalabalık bir orman camiası ile birlikte uğurladık.

Gerçekten büyük bir şaşkınlık ve üzüntü içinde toprağa verdik onu.

Mehmet yaşarken, birkaç gün görüşmesek yokluğuna dayanamazdık….

Şimdi gitti, doğurduğu boşluğa nasıl dayanacağız bilmiyorum.

Hiç bilmiyorum…

Ama biliyorum onu hiç unutmayacağız.

Ama kararlıyız oğlu Avukat Batuhan Yılmaz ile onu hiç unutturmayacağız.

FARKINA VARMAK VE YILBAŞINI, “DÜNYANIN DÖNGÜLERİNİ KORUMA GÜNÜ” OLARAK KUTLAMAK…

Yılbaşları ve diğer özel günler; modernite adına bireyselleşen ve birbirinden uzaklaşan insanları, birazcık da olsa birbirinize yaklaştıran, “hatırlanma” denilen şifanın servis edildiği güzel zamanlardır.

Bu güzel zamanlar eskiden; el öpülerek, kucaklaşılarak, enerji doğrudan aktarılarak kutlanırdı…

Sonra; kartpostallara, telefonlara kaldı kutlamalar… Ama yine de kişiye özeldi. Sonra dijital dönemde politikacıların ve reklamcıların samimiyetsiz, kişiden uzak toplu kutlama mesajları dönemi başladı… Gönderici odaklı, alıcının yok edildiği günler, bugünler geldi…

Ben kendimce ne böyle bir şey yaptım, ne de bunlara cevap verdim. Kutlamada birebir iletişimi hiç kaybetmedim… Aradım, arandıysam cevap verdim.

Bizim Türkmen örfünde, Beycuma Beylerinin kültüründe arama hiyerarşisi bellidir. Küçük arar, büyük cevaplar.

Çocukluğum ve gençliğim; gitmekle ve aramakla geçti… Hayli yaş aldım artık…Çaldığım kapılar, çalınan kapıya dönüştü, açtığım telefonlar, susmayan aramalara dönüştü…

Örfümün öğrettiği yoldan gittim. Ektiğimi biçiyorum, çoğaldığımı görüyorum. Aranmaktan keyifliyim mutluyum.

FARKINA VARMAK Yaşamın amacı; bilmek ve farkına varmaktır, diye öğretti bize sülale okulu… Bizim başöğretmen Az’zabla, Beybabamı, dayımı ve beni yani bizim üç kuşağı da yetiştiren Az’zabla “Bilen doğruyu yanlışı farkeder, farkeden de dölü farklı eder” derdi.

Fark etmenin önemini anlatırdı. Çalıştırır, denettirir, öğretirdi…

Bir sabah ışığında, ışığa gitti…

Gitmeden de; Ramazanın sağlıkla, Cumhuriyetin milletle, 23 Nisan’ın çocuklar üzerinden gelecekle ilişkisini ondan öğrendim. Sonra, öğrenmeyi öğrendim, farkındalıklarım arttı, özel günleri de fark etmeyi öğrendim.

Anneler gününü bir genetik enerji günü, MİTOKONDRİ günü olarak kutluyorum mesela… Yaşam enerjimin annemden geldiğinin farkındayım… Annemi gerekçeli olarak, farkında olarak seviyorum.

YILBAŞI FARKINDALIĞI Benim, “yıl ve yeni yıl farkındalığım” şöyledir. Bir kere giden yıl, gelen yıl yoktur. İçinde yaşadığımız ”Evimiz Dünya” ile enerji kaynağımız, varlık sebebimiz “Güneş” etrafında bir tur daha attık sadece… Hep olduğu gibi 4,5 Milyar yıldır olduğu gibi… Adına “yıl” dediğimiz bir tur daha attık. Malum; Dünyanın yaşı Zirkonyum Kristalleri üzerinde yapılan radyometrik tarihlendirme ile 4,5 Milyar yıl olarak tespit edildi.

Esas farkındalık şu: Biz birkaç yüz yıldır bu 4,5 Milyar yaşındaki dünyaya iyi davranmıyoruz. Deyim yerindeyse, ona; “farkına varmayarak ihanet” içindeyiz. Soyumuza mezar, bize yaşam, çocuklarımıza miras olan ve bildiğimiz yaratılmışların en güzeli olan bu “Evimiz Dünya” bir döngüsel sistem… Bu döngüsel sistem, zaman ölçülerimizin temeli aynı zamanda… Dünya Güneşin etrafında dönüyor “yıl” oluyor. Kendi etrafında dönüyor “gün“ oluyor. Sonra dünyanın içinde de her şey dönüyor. Hava dönüyor, su dönüyor, madde dönüyor… Bütün bunlar ”enerji”, yani enerji dönüyor.

BU DÖNGÜNÜN ADI YAŞAM… YAŞAM BİR ENERJİ DÖNGÜSÜ…Döngüleri tıkarsanız, döngü durursa yaşam da duracak…Dünya duracak, yani ne yıl kalacak ne de yılbaşı…Yani biz, yaşamın ve yaşadığımız yerin farkına varmadan dünyanın döngülerini tıkıyoruz. Yaşamı tehlikeye atıyoruz. Ürettiğimiz inorganikler, doğal olmayan, eriyip çürüyüp döngüye katılamayan plastiklerle, lastiklerle, kimyasal gübrelerle, kendini tekrar edemeyen tohumlarla, GDO’larla döngüyü tıkıyoruz…

Her canlının, her türün bir fonksiyonu var yaşamda…Türleri yok ederek, yaşam döngüsünün temeli ormanları yok ederek, havayı, suyu, toprağı kirleterek, yanlış enerji üreterek döngüyü tıkıyoruz.

Yanlış kasetler, paradigmalar koydular insanların kafasına. Durmadan gereksizce tüketiyoruz. Dünyanın Doğal kaynaklarını tüketiyoruz. Tüketimi bozulmuş bir dünya insanı var ve inanılmaz bir hızla artıyor bu insanların sayısı…

Hem de bozuk tüketim paradigmaları ile donanmış olarak artıyor. Tüketim paradigması bozulmuş en kötü millet A.B.D.’liler. Dünya nüfusu A.B.D.’li gibi yaşasa, dünya insanlara yetmiyor. Beş dünya daha lazım. İngiliz, Alman, Fransız gibi yaşasa, üç dünya daha lazım. Türk gibi yaşarsak insanlara 1,9 dünya lazım.

Ama başka dünya yok. Hiç değilse şimdilik.

Sözün özü, böyle giderse, kafalarımızı değiştirmezsek, dünyanın üretim ve tüketim sistemini değiştirmezsek, dünya döngüleri tıkanacak…

YAŞAM YOK OLACAK…KIYAMET DEYİN İSTERSENİZ, O KOPACAK…ARTIK “YIL”DA KALMAYACAK. KUTLAYACAK “YENİ YIL” DA KALMAYACAK…

BU YÜZDEN İŞTE; DÜNYAYI YANLIŞ KULLANDIĞIMIZIN FARKINA VARALIM. DÜNYANIN DÖNGÜLERİNİ TIKADIĞIMIZIN FARKINA VARALIM. BU FARKINDALIĞI PEKİŞTİRMEK İÇİN DE BUNDAN BÖYLE YILBAŞLARINI, “DÜNYANIN DÖNGÜLERİNİ KORUMA GÜNÜ” OLARAK KUTLAYALIM.

NE DERSİNİZ?

Dr. Cemil Çakmaklı

İlhan Cavcav

Dostum, Kardeşim. .

Tam yarım asır birlikte yaşadık..

Üretmek ve çoğaltmak ve bunu korkusuzca yapmak dostluğumuzun ortak paydası oldu hep..

Gen havzası Anadolu’da özgün buğday tohumlarının , Anadolu’nun en güzel kızı dediğin “Altınbaşak’ ın kaybolmaması için uğraştık, Ankara Sanayi Odasına üretime sahip çıkacak bir vizyon kazandırmak için çalıştık, ASOMEDYA’yı çıkardık, zarar etmeyen futbol işletmeciliği için kafa patlattık ve sessizce paylaştığımız bir sürü güzel şey yaşadık…

Seni herkes; “futbolcu bulucu ve değerlendirici” olarak biliyor.. Oysa sen önce çok iyi bir “fikir bulucu ve değerlendirici” idin.. Sadece sen gitmedin İlhan’cım, ortak yaşadığımız güzel şeyler de gitti..

Yani; “bizimiz” de gitti kardeşim..

Geride şakalaşmalar kaldı.. Geride; hep şakalaştığımız ” İ Liderlik” (İlhan Cavcav Liderliği ) araştırması kaldı..

Tanımı beğenmiştin hani.. “Korkmadan deneyen, yanlış çıkan denemeyi de korkmadan öldüren” liderliğe “İ Tipi Liderlik” diyorduk hani..

Şimdi ;çocuklarına ,futbol camiasına ve bize düşen senin adına bir “FUTBOL İŞLETMECİLİĞİ AKADEMİSİ” kurmaktır..

Senin yaptıklarını inceleyecek, araştıracak yazacak ve yaşatacak bir akademi.. Bir başka deyişle senin pratiğini herkes için teorileştirecek bir akademi..

Güle güle kardeşim, güle güle..

Yaşamın bize mirastır güle güle..

Dr. Cemil ÇAKMAKLI

” ANNEM GİTTİ, MİTOKONDRİSİ BENDE KALDI..”

Annem vefat etti, onu yıkadıktan, pakladık demir tabuta koyup Türkiye’ye uçakla getirdik.

Oğlunun üstüne,eşinin yanına toprağın içine sanki bir tohum eker gibi nazikçe,dualarla bıraktık..

Bir ömür bitti, annem gitti…

Ama onun mitokondrisi bende kaldı.

Benim hücremde, benim her hücremde annemin mitokondrisi var. Her nefes alışımda her kalp atışımda her elimi uzatışımda her düşüncenin başlangıcında, ne için enerji harcıyor bu vücudum işte orda annemin mitokondrisi var.

Annem gitti belki ama mitokondrisi bende kaldı.. İnsanın başlangıcı olan iki hücrenin yumurta olanı büyük ve zengindir.

İçinde bir hücrenin yaşaması, çoğalması, değişmesi için gerekli olan her şeye ve bir ömür gerekli olan enerjiyi üretecek mitokondriye sahiptir.

Mitokondri, hücreye enerji veren, canlı olmasını sağlayan organeldir ve babadan değil anneden gelir.

Anne her çocuğuna enerjisini verir, enerji üretme mekanizmasını verir.

Harcanan her enerji annenin çocuğuna verdiği mitokondri den gelir.

Dolayısıyla anneler vefat edebilir ama ölmez!!!

Biz farkında olmadan annelerimizi gizli bir şifre gibi her hücremizin içinde taşırız….mitokondri hücre içindeki organellerin en karmaşık ve ilginç olanlarından biri. .

Hem enerji üretir, hem hücreyi ölümlerden korur, bölünür, çoğalır, hücre içinde dolaşır, nerde enerji lazımsa oraya gider..

Hücre içinde sanki annemiz gibi çalışmaya devam eder. Ve her kadın mitokondrisini çocuğuna armağan eder.

“Gördüğünüz gibi,Hande Özdinler’in dediği gibi genetik biliminin dediği gibi; ANNEMİZ İÇİMİZDE. .

Yaşamamız, çoğalmamız, ďüşünmemiz ve bilmemiz için bizimle birlikte..

KENDİSİNİ EZBERE DEĞİL ,BİLEREK SEVMEMİZE BEKLİYOR..

Fısıltısını duyuyor musunuz ?

“SEVMEK İÇİN BİLMEK GEREK” diyor…

Unutmayalım.. “Anne” bir birey değil, insanlığın temeli..

Evreni döndüren enerjinin temeli.

O; bir günün değil bütün zamanların gerçeği..

Dr.Cemil ÇAKMAKLI