Cemil Çakmaklı tarafından yazılmış tüm yazılar

Cemil Çakmaklı hakkında

Doktor Cemil Çakmaklı Kişisel Bloğu

DERTLERİM AZGIN BU ARALAR

DERTLERİM AZGIN BU ARALAR

Dertlerim azgın bu aralar,

Sanki her gece

Sevişip çoğalıyorlar…

Sonra iş çıkışı dolmuş gibi

Ikış tıkış doluşup uykuma

Beni uykudan

Dışarı atıyorlar…

Bu yüzden

Uyuyamaz oldum bu aralar

Uyumaz gezer oldum

Elimde ışıksız fener

Azgın dertlerime çare arıyorum..

Ama zifiri karanlık her yer

Hiçbir çareyi göremiyorum

Yada, bıkmış benden çareler,

Kaçıp gitmişler

Bulamıyorum..

 

İşte böyle bu aralar,

Dertler azgın, çareler kaçak

Azgın dertler doluşmuş uykuma,

Kıvrılıp uyuyacak bir yer bile..

Bırakmamışlar bana…

Çare yok, çare yok

Çareler kaçak

Yine bu gece de

Ayakta sabah olacak..

ÇÜNKÜ YAŞAM BİR BÜTÜN ÇÜNKÜ YAŞAM BİR DÖNGÜ

ÇÜNKÜ YAŞAM BİR BÜTÜN

ÇÜNKÜ YAŞAM BİR DÖNGÜ

Herkes güzel peşinde

Çirkinin seveni yok

Herkes almış doğruyu

Eğrinin soranı yok..

 

Çirkini görmemişsen

Tanımazsın güzeli

Eğriyi düzeltmezsen

Bulamazsın doğruyu

 

Müziğin seveni çok

Gürültü ortada kalmış

Sevinçler kapılmış

Dertler çekene kalmış

 

Gürültüyü düzenle

Müzik gelir ardından

Dertlerini okşa bak

Sevinç çıkar içinden

 

Çükü yaşam bir bütün

Güzel çirkin iç içe

Çünkü yaşam bir döngü

Sevinç dertle peşpeşe…

DEMETE DOĞRU KOŞARIM

DEMETE DOĞRU KOŞARIM

Altmışlı yıllarda, Zongudakta

Kolej bir tepede, Çelikel diğerinde

Arası, iki bini merdiven ve

İnişli çıkışlı beş kilometre

 

Altmışlı yıllarda, yaşım on beşlerde,

Çelikelde, lisede,

Saat üçü on geçe, son ders bittiğinde,

Merdivenleri üçer beşer atlayarak

Ve heyecandan çatlayarak

Tam beş kilometre

Kolej durağına kadar koşardım

Kolejli Demete koşardım.

 

Çünkü vakit dardı,

Çünkü tam on beş kırk beşte

Demetin servisi,

Işıkverene kalkardı

Servisi kalkmadan önce

Yetişebilmek için Demete

Karda, kışta, güneşte

Her gün daha hızlı koşarak

Rekorlar kırardım kendimce

 

Demet öyle yer etmiş ki bende,

Bugün hala her gün

Saat üçü on geçe

Bir koşu başlar içimde..

Zamanın merdivenlerini

Geriye doğru atlayarak

Ve hala, aynı heyecanı yaşayarak

Demete doğru koşarım

Demete doğru koşarım..

BİR GELECEK YAKLAŞIMI

Yaşamı boyunca Dr. Cemil Çakmaklı’nın değerli ve özellikli kişilerle kalıcı dostlukları oluşmuştur.

Bu dostlardan birisi de Şeref Özgencil’dir. Şeref Özgencil; akademik ve bilimsel yayınlar yapan ve toplantılar düzenleyen değerli bir iktisatlıdır.

Cemil Çakmaklı uzun yıllar Şeref Özgencil’in FİNANS DÜNYASI dergisinde yazılar yazmış ve onun düzenlediği bilimsel platformlarda tebliğler sunmuştur.

“Bir Gelecek Yaklaşımı” başlıklı tebliğ; 24 Nisan 2008’de Şeref Özgencil’in düzenlediği Forum İstanbul’da ünlü futurist Neil Jacobsohn’un da katıldığı bir oturumda sunulmuştur.

Bu tebliğ; “Ekolojik Gözlüklü Bir Türk Futurist: Cemil Çakmaklı” nitelemeleri ile yankı bulmuştur.

Bu tebliğde; gerçekten de ekolojik gözlüklü gelecek yorumu yapılmaya çalışılmaktadır.

 devre

BİR GELECEK YAKLAŞIMI

I. GELECEĞİN GEÇMİŞİ

Geçmişte gelecekten haberleri falcılar verirlerdi.

Falcıların peşinden kimler gitmedi ki. . . İmparatorlar, krallar, evde kalmışlar, dullar. . .

Bugün bile; çeşitli fallar ve kehanetlerle gelecekten haber almayı uman insanlar azımsanamayacak sayıdadır. En ünlü kahinler; Antik Çağların Delphisi ile, Yani Çağların (1503-1566) Nostradamus’udur.

Nostradamus; çağının bilimleriyle, matematik ve astronomiyle ilgilenmiş bir tıp doktorudur. Kehanetlerini su dolu bir kaba bakarak ve astrolojik hesaplar kullanarak yapmıştır. Kitapları Prognostications (Kehanetler) ve Centuries (Yüz Dize) bugün bile ilgi çekmektedir. 62 yaşındayken ve 141. Kehanetinde belirttiği biçimde ölmüştür.

Geçmişten bugüne bütün insanlar geleceği merak etmişler ve gelecekle ilgilenmişlerdir. Onlar kürelere ya da yıldızlara bakarak çalışırlardı. Geleceğin çoktan belirlenmiş olduğuna inanırlar, geleceğini merak edenlere, o geleceği bulup çıkarıp sunarlardı.

Gelecekle uğraşan bir diğer grup bilim-kurgucu yazarlardı. Bunların en bilineni hepimizin Jules Verne’sidir. 1828-1905 yılları arasında yaşayan Jules Verne, dedelerimizin babalarımıza, babalarımızın bize okuduğu “Balonla Beş Hafta, Dünyanın Merkezine Seyahat, Denizaltında 20,000 Fersah” gibi şaheserleri yazmıştır. Hayal gücü ve öngörüsüyle geleceği müthiş bir kesinlikle görmüş, ölümünden yaklaşık 50 yıl sonra, sözünü ettiği makinelerin çoğu yapılmıştır. Hayal makinelerin isimleri gerçeklerine verilmiştir. İlk nükleer denizaltıya “NAUTILIUS” adının verilmesi gibi.

II. BUGÜNÜN GELECEK ALGILARI

 Bugün de, hepimizin bir gelecek algısı var.

  • Kimimizde gelecek; “çevre kirliliği, küresel ısınma, bozulan doğal denge, açlık, sefalet, savaş” demek.
  • Kimimizde gelecek; düşünen bilgisayarlar, karada, denizde, havada kullanılan kişisel araç, üç boyutlu faks, hastalığa son; hatta ölüme son demek.
  • Kimimizin gelecek algıları inançlarına göre şekillenmiştir. Onlara göre gelecek zaten bellidir. Kaderimiz biz doğmadan yazılmıştır. Hiçbir şeyini değiştiremeyeceğimiz gelecek için endişe etmeye gerek yoktur. Olacak olan, olacaktır.

Görüldüğü gibi gelecek; falcıların, bilim-kurgucuların, dincilerin, bilimcilerin oyun alanıdır. Ancak bugün; bilimciler gelecek algılarını “Gelecek Bilimi” adı altında bilimselleştirmişlerdir.

Şimdi gelin biraz bu konuyu kurcalayalım.

III. GELECEK BİLİMİ

 Falcılardan, bilim-kurguculardan, dincilerden farklı olarak modern bilimden yana olanlar “geleceği” bilimsel bir konu haline getirdiler ve gelecek bilimini (futurology) tanıma ve metodolojiye kavuşturdular ve onu akademik bir disiplin haline getirdiler.

 Gelecek Bilimi; eldeki verilerden yola çıkarak, insanların geleceği hakkında neler bilebileceğimizi ve bu bilgileri arzulanan geleceklere ulaşmak için nasıl kullanacağımızı keşfetmeye çalışan bir disiplindir.

Abartılı bir deyişle; GELECEK BİLİMİ HAYATTAKİ BELİRSİZLİĞİ YÖNETEREK GELECEĞİN TARİHİNİ YAZMAKTIR.

Bu temel tanımlamalardan; Gelecek Biliminin temel özelliklerine geçebiliriz.

IV. GELECEK BİLİMİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ VE VARSAYIMLARI

  • Gelecek Önceden Belirlenmiş Değildir.

 Gelecek bilimi; “ne olacaksa zaten olacak”, “kaderin önüne geçilmez” diye olaylara yaklaşmaz. Bu yönüyle dogmalardan ayrılır.

  • Ancak, Geleceğe İlişkin Öngörü Doğal Bir Sistemdir.

 Bakterilerden başlayarak, bütün organizmalar genlerinde bir “öngörü kodu” taşırlar. Bunlar öğrenilmiş ve kodlanmıştır. Bu öngörü kodu, organizmayı tuzaklardan korur, fırsatlara ulaşmasını sağlar.

Kuzey Amerika kelebeği kavuniçi ve siyah renkli, çok cazip, çok göze çarpıcı bir kelebektir. Kuşlar için çok körpe bir avdır. Fakat, kuşlar ona hiç yaklaşamazlar. Çünkü, bu kelebek, çok iğrenç bir tadı olan, zehirli monark kelebeğinin kanat desenini geliştirmiştir. Yavru kuşlar bile ondan uzak durmayı doğuştan öğrenmişlerdir. Çünkü kelebeğin DNA’sında, kuşların tehdidinin var olduğu, monarkın varolduğu, kuşların monarka yaklaşamadığı bir öngörü koduyla kayıtlıdır.

  • Gelecek Tasarlanabilir ve Etkilenebilir.

Geleceğin olayları; hala olmakta olan olaylara ve insanların seçimlerine bağlı olarak açık uçludur. Gelecek henüz gerçekleşmediğine göre onu tasarlayabilir ve etkileyip değiştirebiliriz.

  • Gelecek, Dün ve Bugünle Birlikte Birlikte Tek Bir Zaman Parçasıdır. Yaşamın İçindedir ve Yaşam Döngüsüne Dahildir.

Bilimin bugünkü aşaması; “yaşamı”;

  • Bir döngü içinde akışan
  • Sürekli değişen
  • Birbirini karşılıklı etkileyen
  • Zamanda ve mekanda değişik düzeyde örgütlenebilen
  • Yüksek karmaşıklıkta
  • Geri bildirimsel özellikte

sonsuz sayıda bileşenden oluşan bir döngü olarak tanımlanmaktadır.

Bu yüzden gelecek de yaşam gibi yüksek karmaşıklıkta, döngüsel, geri bildirimsel ve kendi kendini değiştiren ve örgütleyen bir yaşam sistemidir.

Yaşam sistemi ise tek bir döngüdür. Bu yüzden, yaşamda zaman parçalarından söz etmek mümkün değildir. Evren tek bir zaman boyutundan ibarettir. Zaman da olgusal bir gerçeklik değildir. Dün, bugün, yarın gibi zamansal kavramlar daha sonra değineceğimiz, lineer-çizgisel düşünce sisteminin parçaları ve sembolik ürünleridir.

  • Gelecek Yaşama İlişkin Bir Tahmindir ve Yaşamın Geçmişi de Henüz Bir Tahmindir.

Yerkürenin 4,5 Milyar yıl önce; mikro kozmosun ilk bakteri hücrelerinin 3,5 milyar yıl önce, makro kozmosun yani görünür yaşam biçimlerinden hayvanların 700 milyon yıl, ilk bitkilerin 500 milyon yıl, çiçekli bitkilerin 200 milyon yıl, ilk yetenekli insan Homo Hobilisin 2 milyon yıl önce ortaya çıktığı ve yukarı verildiği gibi yaşamın bakterilerle birlikte 3,5 milyar yıl önce başladığı tahmin ediliyor.

Yaşamın kökenini sırasıyla

  • Darwin gibi evrim teorisyenleri;
  • Mendel ve Bateson gibi genetikçiler,
  • Stuart Kaufmann gibi genomcular
  • Humberto Mataruna ve Francisco Verala gibi “birlikte evrimciler” hep tartışmışlardır.

Ama yaşamın geçmişi ve kökeni artık gerçeğe daha yakın ama “hala tahmin düzeyindedir.

  • Gelecek; Geçmişin Düşünce Düzeyiyle Davranamaz.

Esasen; yaşamın evrimi ile düşünce evrimi karşılıklı birbirini etkileyerek birlikte oluşmuşlardır. Yaşam ve düşünce aslında tek gerçekliktir.

Bilimin bir yaşam açıklama seviyesinden başka bir yaşam açıklama seviyesine sıçrayabilmesi için öncelikle bulunulan düşünce düzeyinden daha üst bir düzeye sıçranılması gerekmektedir. Einstein de “Bir sorun oluştuğu zamanın düşünce düzeyiyle çözülemez” der.

Yaşama ilişkin soruların cevaplanabilmesi için de hep düşünce düzeyi sıçramalarına ihtiyaç olmuştur. Bu yüzden aşağıda düşüncenin evrimi ve safhaları açıklanmaya ve gelecekle ilişkilendirilmeye çalışılmıştır.

V. GELECEK VE DÜŞÜNCE

Düşünce; insanın yaşam mücadelesi süresinde evrildi. Nasıl insan organizması, karada yer değiştirirken bacaklarını; nesnelerce yansıtılan ışınları süzebilmek için gözlerini evrilerek kazanmışsa, düşünce de gökten inmedi.

İnsan organizması evrilirken düşünce de onunla birlikte evrildi. Algılar kavramları, kavramlar dili, dil hafızayı, hafıza akıl yürütmeyi ve bunların hepsi birden ve bir çevrim içinde kendi kendini örgütleyen, değiştiren ve yöneten düşünce sistemini Homo Habilis’ten bu yana 2 milyon yıllık bir evrim sürecinde oluşturdu.

Düşüncenin primitif hallerini ihmal edersek, bilimsel düşünce evreleri aşağıdaki gibidir.

Düşüncenin ilk evresi “lineer- çizgisel” düşüncedir. Bir evre düşünün; sorunu çevreleyen tüm koşulları ve etmenleri etraflıca araştırmadan, çözüme etkili olabilecek tüm bilgileri hesaba katmadan sonuç çıkarmaya çalışan bir düşünce yapısı hakim. Bu evrede; her sonuç tek sebebe bağlanır. Biz buna ”evet-hayır” evresi de diyoruz. Oysa doğada ve onun simülasyonu olan toplumda karşılaştığımız tüm olgular lineer değildir. Her şey bu basitlikte izah edilemez.

Düşüncenin ikinci evresi; her şeyi parça parça ele alan, dünyayı parçaların birleşmesinin bütünü olarak ele alan “Kartezyen” düşünce evresidir. Buradaki düşünce sistemi; çözümlemeleri indirgeyerek yapar, doğrularını bir yüzeye yerleştirmiştir. Yüzey geometri, yani Kartezyen geometri bu evrenin geometrisidir. Felsefede Descartes, fizikte Newton bu düşünce sistemiyle ürün vermiş bilim adamlarıdır. Bu düşünce sisteminin teknolojisi ile uçaklar, otomobiller ve parçaların birleştirilmesiyle üretilen diğer tüm mekanik sistemler oluşturulmuştur. Bu yüzden bu evreye “mekanik düşünce” evresi de denilebiliyor.

Bu düşünce evresinin dayandığı temel değerler ve oluşturduğu paradigmalar; rekabet, niceliklere önem verme ve çizgisel hiyerarşidir.

Düşüncenin üçüncü ve bugün yaygınlaşmaya başlayan evresi ise “holistik – bütüncül” düşünce evresidir. Bu evrede parçalar yoktur, bütün vardır… Çizgi yoktur, “ağ” vardır. Ve her şey birbirine bağlıdır. Bu düşünce sisteminde; hiçbir sonucun tek bir sebebi yoktur. Bu evrenin geometrisi uzaysaldır. Temel değerleri ise (Kartezyen düşünceyle kıyasla) rekabet yerine işbirliği, nicelik yerine nitelik, hiyerarşik egemenlik yerine ağsal ortaklıktır. Lineer ve Kartezyen düşünce sistemi eski ekonominin düşünce yapısı iken, holistik düşünce sistemi, ekolojik ekonominin düşünce yapısıdır.

Bizi geleceğe taşıyacak olan; geleceği kavramamızı ve tasarlamamızı sağlayacak olan düşünce evresi işte bu üçüncü evredir. Bu holistik düşünce evresine sıçramazsak bireysel ve toplumsal olarak geleceğe sağlıklı uzanmamız mümkün olmayacaktır.

Çünkü Kartezyen ve mekanik düşünce sisteminin geçmişte kalan doğal ve sosyal yaşamı zedeleyen paradigmaları artık terk edilmek zorundadır. Dünyanın doğal ve sosyal yaşamı bu paradigma yanlışlarıyla kendini sürdürememektedir.

Kartezyen sistemin yanlış teknolojilerine dayalı ekonomik üretim ve tüketim süreçleri ile dünyanın doğal sistemi barışık değildir. Dünyanın ne havası, ne suyu,  ne de toprağı artık bu yanlış ekonomik sistemi taşıyamamaktadır. Bu düzen sürdürülebilir değildir.

Yine kartezyen sistemin kendine dönük ve sadece niceliklerle uğraşan, niteliği ve ötekini unutmuş bireyi; dünyada başta gelir bölüşümü olmak üzere sağlık bölüşümünü, eğitim bölüşümünü ve besin bölüşümünü alt üst etmiştir. Bu birey, katlanılabilir, bu düzen de sürdürülebilir değildir.

Bütün bu katlanılamazlıklar ve sürdürülemezlikler nedeniyle; kartezyen paradigmalar yerine holistik düşünce değerleri konulmalıdır.

Yani,

  • Rekabet yerine işbirliğini,
  • Nicelik yerine niteliği,
  • Hiyerarşi yerine ağsal ortaklığı,
  • Eski ekonomi yerine ekolojik ekonomiyi

öne alan yeni bir holistik gelecek tasarlanmalıdır.

VI. HOLİSTİK GELECEKTEN 10 DERS

Holistik geleceği aşağıdaki yaklaşımlarla etkileyerek oluşturabilir ya da oluştukça ondan aşağıdaki dersleri çıkarabiliriz.

1 – Kartezyen değil, holistik düşünün; parçalara değil, döngülere önem verin

Çünkü, artık parçacı Kartezyen düşünce ile ne doğal ne de sosyal ekosistemlerle bağ kurulamaz, ilişki sürdürülemez. Artık, mucize kavram “döngü”dür. Evrensel ifadesiyle “CYCLE”dır. Dünyanın sırrı, bu döngüdedir. Çünkü, gerçek bütüncüldür, döngüseldir, tek sebepten oluşmamıştır, bunları bilin, sonuçları tek sebeple izah eden hiçbir kimseye inanmayın.

  2 – Ezberlemeyin öğrenin

Öğrendiklerinizle sorun çözün, sorun çözdükçe öğreneceksiniz.

Böylece bir öğrenme döngünüz oluşacak. Zorlamadan sürekli öğreneceksiniz.

  3 – İstikrar ölüdür, onu aramayın, kaosta yaşamayı öğrenin

Kartezyen system istikrara, diger deyişle dengeye ulaşmaya çalışır. Oysa denge ölüdür. Holistik sistemin kaosu dinamiktir ve rasgele gözüken olayların birbirine bağlılığını gözetir. Yaşam kaosun eşiğinde, sonsuz çeşitlilikte ve sürekli bir değişim döngüsü içinde sürüp gitmektir. Çeşitlilikten korkmayın, unutmayın ki; “mükemmellik çeşitliliğin en yüksek düzeydeki optimizasyonudur.” Bu gerçekler ortada iken olmayan istikrarı aramak boşunadır.

  4 – Rekabetin yanı sıra işbirliğini öğrenin

Kartezyen düşünce sadece insanları birbirinden koparan rekabeti yüceltmiş, ama doğadaki çoğalmanın ve verimliliğin temeli olan işbirliğini yok saymıştır. Bireyin kendini ifade ve ispat ettiği rekabetin yanına sinerjiyi doğuran işbirliğini birey ve toplum geleceğinin ortasına yerleştirmelidir.

5 – Liderliği unutun, ağsal ortaklığı öğrenin

Yaşamın temel sisteminin ağsal ortalıklar olduğu açık seçik ortada iken, bireyi bu ağın dışında sakat bir konuma iten liderlik paradigması eşitler arası işbirliği kimliği ile yer değiştirmelidir.

6 – Nicelikler kadar niteliğe önem verin

Kartezyen düşüncenin mekanik insanı kendini sayısal mülkiyete hapsetmiş, yaşam ortaklarıyla duygusal bağlarını koparmıştır. O artık sadece bir tüketim aygıtıdır. Lugatındaki en önemli kelime ‘maksimum’dur. İsraf onun hayat arkadaşıdır. İşte bu insan tipi doğal ve sosyal hayatın zararlısıdır. Bu zararlı tip, nicelikten niteliğe doğru değişirse, kendisi, çevresi ve tüm ekosistem sürdürülebilirliğe destek olan bir ortak kazanacaktır.

  7 – Maksimalizmi bırakın ve paylaşın. . .

Bugün dünyanın zengin ülkelerinde yaşayan insanlar dünya nüfusunun yüzde 20’sini oluşturmakla ve dünya gelirinin yüzde 85’ini almaktadırlar. Dünya nüfusunun yüzde 80’i ise dünya gelirinin geri kalan yüzde 15’ini paylaşıyor. Bu haksızlık, bir doğal hak edilmişlik değil, yetenekle yeteneksizlik, çalışkanlıkla tembellik arasındaki fark değil, tamamen global spekülasyonların ve legalize edilmiş soygunların doğurduğu bir farktır. Siz de bu haksızlığın bir parçası olmayın, adil olun, paylaşın.

Unutmayın ki, “paylaşılan ekmek büyür.”

8 – Demografik sorumluluğunuzu unutmayın, ikiyi aşmayın

İsa’nın doğduğu yılda dünya nüfusunun 30 milyon olduğu tahmin ediliyor. Bundan 50 yıl önce, yani İsa’dan 1950 yıl sonra dünyanın nüfusu 3 milyardı. Bugün dünyanın nüfusu 6,5 miyar. Yani, dünyanın nüfusu son 50 yılda geçmişin 1950 yılına eşit sayıda arttı. Diğer bir deyişle, son 50 yılda ikiye katlandı. Şu günlerde her iki dakikada bir doğum, her dört dakikada bir ölüm oluyor. Böyle giderse önümüzdeki 50 yılda dünya nüfusu tekrar ikiye katlanacak. Çok açık ki, bu dünya bu nüfusu taşımayacak. Onun için herkes ancak kendi yerine 1 kişiyi dünyaya getirme hakkına sahiptir. Her aile iki çocuğu aşmamalıdır. Böylece dünya nüfusu bugünkü noktada sabitlenir.

9 – Ekolojik okur, yazar ve ‘yapar’ olun, ekolojik teknolojiler ve ürünler kullanın; organik beslenin

Geçmişin kartezyen kültürü, doğası gereği karşıtlıkları besleyerek, insanları bazen kollektivist-kapitalist, bazen siyah-beyaz veya başka parçalara ayırdı. Bugünün holistik düşüncesi, insanları parçalara ayırmadan, bütüncül bir yaklaşımla, doğa ile insan ve insan ile insan arasındaki ilişkileri ekolojik bir temele oturtmaya çalışıyor.

Siz de ekolojist olun, muhtaç olduğumuz doğal ve sosyal dünya sürdürülebilirliğini destekleyin. Sadece ekolojik okur yazarlıkla ekolojik bilince ulaşmakla kalmayın ekolojik yaşayın ve yaptıklarınızı ekolojik kurallara uygun yapın.

Bugün yaşamımıza, insanlık tarihinin sadece 150 yılında ortaya çıkan kartezyen teknolojiler hakimdir. Bunların çoğu, özellikle enerji, ulaşım ve gıda teknolojileri tüm ekolojik sistemi, dolayısıyla da dünyayı tehdit etmektedir. Bu teknolojik tehdit, ortadan kaldırılmalı, zararlı teknolojiler ve onlardan üreyen inorganik ürünler terk edilmelidir.

Özellikle tohumdan toprağa, topraktan sofraya, beslenme sistemimizi işgal etmiş olan zararlı teknolojiler ve onların ürünleriyle mücadele edin. Zararlı kimyevi gübrelerle, zirai mücadele ilaçları ile, raf ömrünü uzatan ama sizin ömrünüzü kısaltan muhafaza edici kimyasallarla mücadele edin, onlardan uzak durun.

10 – Eski ekonomiden, ekolojik ekonomiye geçişi benimseyin.

Bugünkü ekonomik düzen, dünyanın doğal sistemleriyle çatışma halindedir. Ormanlar azalmakta, balık yatakları yok olmakta, meralar bozulmakta, topraklar tahrip olmakta, taban suyu seviyeleri azalmakta, atmosferde karbondioksit düzeyi yükselmekte ve bu sera etkisiyle küresel ısınmayı doğurmaktadır. Bütün bu sonuçlar, doğanın ekonomiye verebileceği doğal verimin ötesindeki ekonomik kullanımlardan doğmaktadır.

Bugünlerde, açık ve kıtlık nedeniyle ortaya çıkan savaşlar herkese sondan bir evvelki uyarılardır. Ekonomi dünyanın doğal sermayesini, dünyanın verebileceğinden daha fazla zorlarsa, ekonomik destek sistemleri çökecek, bu Kartezyen ekonomi kendi kendini yok edecektir.

Aşağıdaki verilere dikkatle bakalım:

  • Dünyanın tarım alanlarının üçte biri üst toprağını kaybediyor.
  • Dünya mera alanlarının yüzde 50’si aşırı otlatma nedeniyle çöle dönüşüyor.
  • Ormanlar tarım başladığından beri yüzde 50 azaldı.
  • Okyanus balık yataklarının üçte ikisi kapasitesinin üzerinde avlanmayla karşı karşıya. Balık stoklarının %47’si tamamen tüketildi.
  • Dünyada su kaynakları hızla kirleniyor, aküferler tükeniyor, yaşamın temel girdisi olan su yok ediliyor.

Görülüyor ki, ekonomi ekolojiyi hiç dikkate almıyor. Norveçli Oystein Dahle’nin dediği gibi; “Sosyalizm, fiyatların ekonomik gerçekleri söylemesine izin vermediği için çökmüştür. Kapitalizm ise, fiyatların ekolojik gerçekleri söylemesine izin vermediği için çökebilir.”

Bu çöküntüye meydan vermeden eski ekonomiden ekolojik ekonomiye geçişi planlamak gerekiyor.

VII. EKOLOJİK EKONOMİ İÇİN ÖĞÜTLER

Dünya zorunlu olarak bugünkü eski (kaka) ekonomiyi terk edecek. Ekolojik (cici) ekonomiye geçecek. Siz şimdiden pozisyonunuzu alın. Aşağıdaki tavsiyelere uyun.

  • Aşağıdaki işlerle ilgilenin:

Balık Çiftçiliği: Geçtiğimiz yıllardaki iki haneli rakamlarla gerçekleşen büyüme oranlarında bir yavaşlama beklenmekle beraber, hızlı yayılma devam edecektir.

Bisiklet İmalatı: Bisiklet çevreyi kirletmediğinden, sessiz olduğundan, küçük park alanları gerektirdiğinden ve egzersiz imkanı sunduğundan, giderek yaygınlaşacaktır.

Rüzgar Çiftliği: Deniz üstü rüzgar çiftlikleri de dahil olmak üzere inşası rüzgardan elektrik elde edilmesi, önümüzdeki yıllarda da rüzgar dünyanın elektriğinin önemli bölümünü tedarik eder noktaya gelinceye kadar devam edecek.

Rüzgar Türbini: Günümüzde kullanılabilir rüzgar türbinlerinin sayısı İmalatı binlerle ölçülmektedir, oysa çok yakında büyük bir imalat fırsatı yaratarak milyonlarla ölçülecek konuma gelecektir.

Hidrojen Üretimi: Karbona dayalı ekonomiden hidrojene dayalı ekonomiye geçiş gerçekleştikçe, hidrojen kömür ve petrolün yerini alacağından hidrojen üretimi büyük bir endüstri olacaktır.

Yakıt Hücresi: Yakıt hücreleri, otomobillerde yanma motorlarının yerini aldıkça ve binalarda güç üretmeye başladıkça büyük bir Pazar gelişecektir.

Güneş Paneli: Kırsal Üçüncü Dünya ülkelerinde elektrikten imalatı yoksun yaşayan 2 milyar insanın birçoğu için güneş panelleri elektriğe kavuşmak için en iyi yol olacaktır.

Hafif Ray: Otomobilden kaynaklanan trafik tıkanıklığından ve İnşası kirlilikten muzdarip insanlar arttıkça, sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkelerin şehirlerinde hafif ray sistemine geçilecektir.

Ağaç Dikimi: Dünyayı ağaçlandırma çabaları ve ağaç dikme çabaları arttıkça, ağaç dikimi lider bir ekonomik faaliyet olarak ortaya çıkacaktır.

  • Aşağıdaki işlerle ilgilenmeyin:

Kömür Madenciliği: Doruk seviyelere ulaştığı 1996 yılından beri yüzde 7 düşüş görülen dünya kömür kullanımı oranı, önümüzdeki yıllarda da azalmaya devam edecektir.

Petrol Pompalaması: Petrol rezervlerinin azaldığına dair yapılan tahminler önümüzdeki 5-20 yılda üretimin doruk seviyelere ulaşacağını ve daha sonra düşüşe geçeceğini gösteriyor. Küresel ısınma ile ilgili endişeler bu düşüşü hızlandırabilir.

Nükleer Enerji Üretimi: Kamuoyu, güvenlik sorununa odaklansa da, endüstrinin düşmesine yüksek maliyetler neden olacaktır.

Kerestecilik: Orman ürünlerinde yaygınlaşan eko-etiketleme kereste firmalarını sürdürülebilir verime doğru yönlendirecek ya da tamamen ortadan kaldıracaktır.

Kullan-At Ürünlerin İmalatı: Maddeler döngüsünü kapatma çabaları arttıkça, birçok kullan-at ürün yasaklanacak veya yüksek oranda vergilendirilecek.

Otomobil İmalatı: Dünya nüfusu şehirleştikçe, otomobil ve şehir arasındaki anlaşmazlık artacak, otomobil bağımlılığı azalacaktır. Yüzebilen ve uçabilen “Personal Car”lar, evde ayakkabılarınızın yanında duracaktır.

  • Aşağıdaki mesleklere yönelin:

Rüzgar Meteoroloji Uzmanları: Rüzgar meteoroloji uzmanları, yeni enerji ekonomisinde şimdi petrol jeologlarının oynadığı rolü oynayacaklardır.

Ormancılar: Dünyayı ağaçlandırmak için hangi türlerden, nereye, ne kadar dikileceği konusunda danışmanlık verecek hidrolog talebi artacaktır.

Geri Kazanım Mühendisleri: Aygıtları kolayca dağıtılabilir ve tamamen geri kazanılabilir şekilde tasarlayacak mühendislik uzmanlık alanı ortaya çıkacaktır.

Kültür Balıkçılığı Veterinerleri: Bugüne kadar veterinerler, ya büyük ya da küçük hayvanlar konusunda uzmanlaşmıştır, ancak önümüzdeki on yılda balık çiftçiliğinin sığır üretimini yakalayacağı düşünülürse, su veterinerleri talebi oluşacaktır.

Ekoloji Ekonomistleri: Ekonominin temel prensiplerinin ekonomik planlamaya ve politika oluşturmaya dahil edileceği netleştikçe, ekologlar gibi düşünebilen ekonomistlere olan talep artacaktır.

Jeotermal Jeologları: Dünyada geniş alanların hem ısınma hem elektrik için jeotermal enerjiye geçmeleri durumunda, jeotermal jeologları talebi tırmanacaktır.

Çevre Mimarları: Mimarlar ekolojinin ilklerini öğrenerek, bunları çalıştığımız ve yaşadığımız binalar için uygulayacaklardır.

Rüzgar Türbini Mühendisleri: Dünya taşımacılık ve egzersiz için bisiklete geçiş yaptıkça, bisiklet makine ustaları ihtiyacı artacaktır.

VIII. SON SÖZ

Dünya kendi gerçeklerini yaşıyor. Biz, dünyanın gerçekleriyle ve türleriyle yaşam ortağıyız. Ortaklığımızın sürmesi, holistik düşünce sistemimiz ve ekolojik bilincimizle bu durumu kavrayıp kavramadığımıza bağlıdır.

Bu kavrayış mücadelesine katkıda bulunan uluslararası ve yerel kuruluşlara, ve bugün burada bizimle olan Future World’e Neil Jacobsohn’a teşekkür ediyorum.

Ayrıca benim kişisel olarak görüşlerinden yararlandığım, California Berkley’deki Çevrebilimsel Okuryazarlık Merkezi Müdürü Fritjof Capra’ya, Santa Fe’deki Bilimlerarası Diyalog Merkezi araştırmacılarından Stuart Kaufmann, Brian Arthur’a, Yaşam Bilimcileri Humberto Maturano ve Francisco Varela’ya geleceğimiz ve ekosistem adına saygılar sunuyorum.

Size de tavsiye ediyorum. Bu kurumlar ve insanlarla mutlaka yollarınızı çakıştırın, biliyorum ki bu çakışan yollar sizi doğruya götürecektir.

Saygılarımla,

Dr. Cemil Çakmaklı

İstanbul, 24 Nisan 2008

YENİKAPI TRANSFER NOKTASI VE ARKEO-PARK ALANI AVAN PROJESİ HAKKINDA “DÖKÜNTÜLERİM”…

 

YENİKAPI TRANSFER NOKTASI VE ARKEO-PARK ALANI AVAN PROJESİ

HAKKINDA “DÖKÜNTÜLERİM”…

Dr. Cemil ÇAKMAKLI

25.07.2011

 

Yeni tanıştığım bir konu hakkında “düşüncelerim“ oluşamayacağı için başlık “döküntü” oldu… Doğrusu bu…

Döküntülerin düşünceye, düşüncelerin tasarıma dönüşmesi için daha kırk fırın e(k)mek yemek lazım.

 

İlk “döküntü” yaklaşım hakkında…

Bu projeye alışılageldik planlama ve tasarlama yöntemleri ile yaklaşmamak lazım.

Anlaşılıyor ki bu proje; İstanbul’un geleceğinin aranması esnasında değil; Yenikapı, Aksaray, Taksim ve Marmaray hatlarının kesişme noktasındaki bir transfer çözümlemesinden doğmuş… Daha sonra arkeolojik bulgular arkeo-park boyutuna taşımış projeyi.

Bu yüzden bu eklektik yaklaşım yerine; -oluşmuş duyarlılıktan istifade- İstanbul’un olabildiğince bütünüyle ve geleceği ile ilgili bir yaklaşım benimsenmeli öncelikle.

Şehir içi ulaşım sorunlarını çözme yaklaşımı kısırlığından, İstanbul’u Türkiye’ye ve dünyaya açacak bir “Yenikapı” yaklaşımına sıçranmalı.

Bu Yenikapı; tarihi yarımadayı da gözeterek dünyaya dönük bir “merkez” olarak tasarlanmalı, bu amaca dönük fonksiyonlar geliştirilmeli…

Bu yaklaşım içinde şehir içi ulaşım sorunu kendiliğinden zaten çözülür.

İkinci “döküntü” İstanbul’un kent dışı ulaşımı hakkında…

Kent dışı ulaşım düğümleri çözülmemiş bir ulaşım planının, kent içi ulaşım düğümlerini çözmesi beklenemez.

Bu yüzden, bu proje hiç değilse Bizans’ın Theodosius Limanı ile yaptığını yaparak, Türkiye’nin batısını denizden İstanbul’a bağlayacak bir liman içermelidir.

İDO iskelesi bir “Güney Limanı”na dönüşmelidir. Bu “Güney Limanı”, belki bir gün Karadeniz şehirlerini İstanbul’a bağlayacak bir “Kuzey Limanı” projesini bile doğurabilir.

Üçüncü “döküntü” kent içi ulaşım hakkında…

Halen İstanbul’da Zeytinburnu, Aksaray, Sirkeci, Kabataş, Taksim gibi raylıdan raylıya aktarma merkezleri var. En gelişmişi olan Zeytinburnu’nda 3 raylı sistem kesişiyor. Yenikapı transfer –aktarma- merkezi mevcutlardan farklılaşmalı ve sadece raylıdan raylıya değil; her ulaşım aracından her ulaşım aracına aktarma yapabilmeli.

Geleceğin transfer istasyonu; kara, deniz, hava ulaşımlarını birbirine bağlayabilmeli… Bu yüzden şehirlerarası ve şehir içi deniz ulaşımını sağlayan ve yukarıda değinilen Güney Limanı’nın yanı sıra hava trafiğini de bu noktaya ulaştıracak ve diğer ulaşım sistemlerine bağlayacak, -bugün değilse bile gelecek on yılda bir zorunluluk olacak olan- bir “heliport” un projeye eklenmesi düşünülmelidir.

Dördüncü “döküntü” insan transferinden, eşya transferine sıçranması hakkında…

Bu transfer noktaları sadece insanları transfer ediyor. Oysa şehrin bir ucundan diğerine giden insan veya şehir dışından gelen insan valizini veya valizlerini nereye koyacağını bilemiyor. Oysa, Maslak’tan Halkalı’ya gidecek insanın valizi de transfer edilse; Maslak’ta verse, Halkalı’da alsa güzel olmaz mı?

Bu yüzden, transfer noktaları sadece insanları değil; kişiye bağlı eşyaları da transfer edebilmeli, bu konu da yeni bir “ürün” olarak geliştirilmeli…

Beşinci “döküntü” yaya trafiği ve bisiklet yolları hakkında…

Yenikapı ve periferisi dünyaya dönük bir turizm kapısı ve merkezi yaklaşımıyla planlanacaksa; Yalı Mahallesi bir turizm mahallesine dönüştürülecekse; tarihi yarımada kesintisiz bir yaya yolu ile donatılmalı. Örneğin, Hotel Vlanga (Langa)’dan çıkan sırt çantalı Hans ve Erika, Yenikapı’dan çıkıp bütün gün Ayasofya, Sultanahmet, Topkapı, Balat ve Süleymaniye’yi dolaşıp akşam tekrar Yenikapı’ya dönebilmeli. Bu güzergahta bir yerden alınıp başka bir yere bırakılan bisikletler için “Velopark” lar yapılmalı.

Tarihi Yarımada’da otobüslerle “nokta” görmek kısırlığı, dolaşarak bölge görmek zenginliği ile yer değiştirmeli.

Zaten Tarihi Yarımada’ya artık değil otobüs, hiçbir araç sokulmamalı; bölge yayalara teslim edilmelidir.

Altıncı “döküntü” arkeo-park hakkında…

Yenikapı’da inşaat hafriyatın arkeolojik kazıya dönüştürülmesi, nereden nereye geldiğimizi gösteriyor. Umutlandırıyor bizi, mutlu ediyor.

Ama; “dahası” lazım…

“Dahası” insanlığın geleceğidir.

Bu arkeo-park, gemi buluntularının konserve edilip sergilendiği bir park olmamalı kuşkusuz.

Megaralılardan, Traklara, Friglerden, Bitinyalılara, Cenovalılardan, Venediklilerden Romalılara, Haçlılardan, Osmanlılara ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan bir temalı tarih parkı düzenlenmeli; ekolojik geçmiş ve sosyolojik akış mükemmelce sentezlenip okunaklı hale getirilmelidir.

Kazılarda ortaya çıkan; 7 bin yıllık tatlı su canlıları tabakası, Marmara, Karadeniz, Hazar kardeşliği ve bugünkü Karadeniz-Marmara ekosistemi bir “oşinarium” ortamında görünür hale getirilmelidir. Belki de Boğaz’ın meşhur alt ve üst akıntıları bile canlandırılmalıdır.

İskenderiye’den gelen hububat için kullanılan Theodosius Limanı; etrafındaki ambarlar, değirmenler, fırınlar ile tematize edilmeli, tarih ayağa kaldırılmalıdır.

Dahası, bölgedeki “Bahariye Mevlevi hanesi” odak alınarak; Selçuklunun Osmanlı’ya, Osmanlı’nın bize miras bıraktığı “Sufi” hazinesi burada tüm insanlığa görücüye çıkarılmalıdır.

Sonuç olarak, burada köksüz, geçmişsiz dünya metropollerine nispet yaparcasına –adeta inadına- “Köklü İstanbul” vurgusu dibine kadar yapılmalıdır.

Yedinci “döküntü” fizibilite hakkında…

Bundan böyle planlanacak her kentin en az iki temel zorunluluğu olacaktır.

  1. Ekolojikleşmek, doğaya ve onun döngülerine uyar olmak,
  2. Her eylemi ürünleştirmek…

 

“Ürünleştirmek” çok önemli, çünkü ürün tanımı olmayan hiçbir şey üretilemez. Gideri bilinmez geliri bilinmez.

Ürün tanımlaması olmayan bir kent de tasarlanamaz.

Bu yüzden; bu projede önce ürün tanımları yapılmalı ve bu ürünler ekolojik süzgeçten geçirilerek tasarlanmalıdır.

Kısaca, tasarıma ekolojik ve ekonomik unsurlar temel alınarak yaklaşılmalıdır. Aksi takdirde “sürdürülebilir” bir proje ortaya çıkmaz, “süründürebilir” bir proje ortaya çıkar…

Bu “döküntü” notunun sonunda; dileğimiz, “döküntülerin” düşünceye, düşüncenin tasarıma, tasarımın gerçeğe dönüşmesidir.

Mekansal Planlama Yazıları

devre

KONUT EKONOMİSİ..

Cemil Çakmaklı hem yazdı, hem yazdıklarının yasalaşması konusunda çalıştı.Konut Ekonomisi yazısını, hazırlanmasında görev aldığı ” Toplu Konut Kanunu”n çıkmasını müteakip 1984 yılında yazdı.

devre

ANTALYA DÖNÜŞÜM PROJESİ (ADP)

Cemil Çakmaklı proje tasarladığı ve yatırım yaptığı her bölgenin genel sorunları ile de uğraştı.Yatırım yaptığı Antalya’nın yanlış yönde geliştiğini ve bir dönüşüm projesi ile yeni bir yöne doğru geliştirilmesi için Antalya Dönüşüm Projesini hazırladı ve yayınladı.

devre

YENİKAPI TRANSFER NOKTASI VE ARKEO-PARK ALANI AVAN PROJESİ

HAKKINDA “DÖKÜNTÜLERİM”…

devre

SANAYİCİ, YÖNETİCİ,AKADEMİSYEN CEMİL ÇAKMAKLI: İKTİSADIN HER ALANINDA…

SANAYİCİ, YÖNETİCİ,AKADEMİSYEN CEMİL ÇAKMAKLI: İKTİSADIN HER ALANINDA… (PANORAMA. 20 EKİM 1991)


Cemil Çakmaklı, bir koltuğa birkaç karpuz birden sığdıranlardan. DOKAP Topluluğu, BİAR ve “su cenneti” olarak tanıtılan Favori Otel’de ortaklık ve yöneticilik, akademik çalışmalar ve yönetim kurulu üyelikleri… Çakmaklı, çalışma felsefesini, çok önem verdiği “kentsel çevreyi” ve hedeflerini anlatıyor.

Toplumsal sorumluluğu üre­timde somutlaştıran bir kişi. Kendi deyimi ile “Yönetici Cemil Çakmaklı”… İktisatlı bir yö­netici… Kamuda proje uzmanlı­ğından, kendi projelerinin gerçek­leştirilmesine uzanan yolda bilinç­li bir yürüyüş… Dokap Topluluğu, Biar, Favori Otel gibi şirketlerin ortağı ve yöneticisi… Danışma Meclisi Üyeliği, Garanti Banka­sında Yönetim Kurulu Üyeliği… Akademik·çalışmalar ve yazarlık… Müteşebbis bir ruh… “Zengin de­ğilim, merak edilecek bir kişi de değilim” diyor kendisi hakkında… Oldukça mütevazı, abartısız… İşte Dr.Cemil Çakmaklı
Panorama: Özgeçmişinizi kısa­ca anlatır mısınız?
Çakmaklı: Ben 4 yıl önce Zon­guldak’ta doğdum. Üniversiteye kadar Zonguldak’ta okudum. Lisans eğitimimi, İstanbul Üniversi­tesi İktisat Fakültesi’nde tamamla­dım. Daha sonra İşletme doktorası yaptım.

İktisat Fakültesi’nin amblemi biliyorsunuz karıncadır. Siz de çalışkan bir karınca mıydınız?Çakmaklı: Herhalde çalışkan­dım. Ama daha önemlisi, İktisat eğitimini bilerek ve isteyerek seçti­ğim için arzuluydum. O dönemler­de iktisat eğitimi talebi şimdiki gibi değildi. Şimdi Türkiye artık başka bir yere geldi. Şimdi, iktisat ve iş­letme fakültelerine talep çok daha fazla.


Fakülteyi bitirdiğinizde kendi işinizi mi kurdunuz, yoksa başka bir işte mi çalıştınız?
Çakmaklı: 1969 yılından itibaren Devlet Yatırım Bankası ve diğer kamu kuruluşlarında yatırım proje­leri uzmanı olarak çalışmaya başla­dım. Giderek, bazı kamu projele­rinde sorumluluk aldım, yöneticilik yaptım. O yıllarda, ülkenin en bü­yük projesi olan Afşin-Elbistan projesinde yöneticilik yaptım. 1976’da kamudan ayrıldım. Sonra piyasada sanayi deneyimimiz başladı.

Peki niçin sanayi de, ticaret de­ğil?’
Çakmaklı: O dönem sanayi mo­da idi. Biz “baca kültürü” ile yetiş­tik. Ülkede sınai özlem çok yük­sekti. Herkes baca tüttürmek isti­yordu. Bütün duyarlı insanlar, o zamanın “azgelişmişlik” fobisinden bu yolla kurtulunacağına inanmıştı. Sanayi ve toplumsal sorumluluk iç içeydi yani. Ve bundan etkilenmemek mümkün değildi.

Bu girişimci ruhu Karadenizli­likten de kaynaklanıyor olabilir mi?
Çakmaklı: Belki… Ama ben önce toprağa bağlı; sonra atölye düzeni­ne geçmiş, üretken bir ailenin ço­cuğuyum. Üretim kültürü bizim oralarda, insana çocukken kazan­dırılır.

İlk özel girişiminiz nasıl gerçekleşti?
Çakmaklı: Etrafımızdaki insan­larla ve yurtdışında geliştirdiğimiz dostluklarla, 1976 yılında un üreti­mi hedefleyen bir projeyle başla­dık. 18 ayda realize edilen, 40 milyon lira tutarlı bir projeydi bu. Ama, Sınai Kalkınma Bankası’nın, Dün­ya Bankası orijinli bir fonu kullan­dırarak müteşebbis geliştirmeye ça­lışmasının da önemli rolü olmuştur bizim başlangıcımızda.
Sonra, kentsel altyapı ve çevre elemanları üreten tesisler kurduk. Bugün altyapı ve üstyapı beton ele­manları üreten iki fabrikayla ve ah­şap ve metal üretim tesisleriyle, DOKAP markalı 100’ü aşkın kent­sel çevre elemanı üretiyoruz.

Bu kentsel çevre fikri ve projesi nasıl gelişti?
Çakmaklı: Biliyorsunuz, Türk insanı kentlerini hazırlıksız yakala­dı ve adeta bastı. Baskına uğradı kentler. Şehirciler kent edebiyatı, müteahhitler apartman, çaresizler de “kondu” yapmaya başladı.
Ama, kent altyapısı ve çevresinin sanayisi doğmadı. Bu büyük bir hata oldu. Kentsel çevre sanayisi­nin doğmaması, kentlerimizi yaşa­namaz hale getirdi.
Ama, mesela Almanya’da, ta 1917’lerde kentsel çevre elemanları standardize edilmiştir. Bugün sade­ce o ülkede 1200 fabrika bu alanda faaliyet göstermektedir.

Hep kentsel çevreden söz edi­yorsunuz. Kendinizi “çevreci bir sanayici” olarak mı tanımlıyor­sunuz?
Çakmaklı: Hemen ve tereddüt­süz “evet” diyorum. Gerçi, bizim burada sözünü ettiğimiz “kentsel çevre”dir. Doğal çevreci yaklaşım­ların, ölçülü biçimde kente daveti­dir. Kente yerleştirilmesidir. Yak­laşımımızın özünde, çevre-kent-in­san üçlüsünün optimizasyonu yat­maktadır. Söz çevreden açılmışken eklemeliyim. Kanımızca, bugünün insanının dünya görüşünde ve dav­ranışında, insancıllık, çevrecilik, verimlilik, yaratıcılık ve zamana saygı dominant unsurlar olmalıdır.


Sizin topluluğunuzda bir de “FAVORİ Aqua Resort” diye bilinen, ülkenin ilk su cenneti diye tanıtılan turizm işletmesi var. Nereden geldiniz bu projeye?
Çakmaklı: Kentsel çevre üretici­liği bizi, rekreasyon teknolojisine, yani insanların yenilenmesini, din­lenmesini, eğlenmesini sağlayan sistemlere yöneltti. Teknik ve estetik arayışlara, Ürün ve konsept dizayn etmeye yöneltti. Bu su cenneti ve onu kavrayan re­sort otel projesi buralardan çıktı. Biz bunu, bir kentsel rekreasyon zincirinin ilk halkası olarak düşün­dük.

Bir de BİAR var topluluğunuz­da. Bilgi üretip pazarlıyorsunuz? Nasıl bir iş bu?
Çakmaklı: Son yıllarda, fütürist literatür, “enformasyon çağı”, “bil­gi toplumu” gibi deyimler üretti bi­liyorsunuz. Biz de yarınlara bak­mak zorunda olan insanlar olarak bunları anlamlı buluyoruz. “Bilgi”, üretilebilen ve pazarlanabilen bir metadır diye düşünüyoruz. BİAR,yerli-yabancı alıcılara ürettiği, ekonomik, sosyal ve işletmeye ait bilgileri sunuyor. Ayrıca, KAS’ın (Konrad Ade­nauer Stiftung) küçük ve orta ölçekli işletme eğitimi progra­mını da yürütüyoruz.

Sizin akademisyen yönünüz de var. Yazıyorsunuz da. Örneğin, Prof.Dr. Kenan Mortan’la “Kalkınma Ara­yışları” adlı bir kitabınız var. Çeşitli makalelerinizi de görüyoruz. Bu, iş haya­tıyla barışıyor mu?
Çakmaklı: Hem de çok barı­şıyor. Biz iş hayatımızda her­kesten çok, genel sistemle, bürokrasiyle, insanla, ürünle, olumlu-olumsuz birçok de­neyle karşılaşıyoruz. Bunların sistematize edilip ilgililerine aktarılması görevdir bence. Ülkede ilk “piyasa ekonomi­si” diyenlerden birisiniz. Neden piyasa ekonomisi? Çakmaklı: Ben, her şeyden önce şuna inanıyorum. Dün­yanın ve insanlığın en önemli varlığı insanların fiziksel ve düşünsel potansiyel enerjileri­dir.
Ve insanlar, bu potansiyel enerjilerini kurallı bir bağım­sızlık içinde kinetik hale getir­melidir. Bir enerji ve amaç se­ti olan insanın, bağımsız (ama kurallı bir bağımsızlık bu) bi­çimde yaşama katılmasını, ya­ratıcılığını ortaya koymasını, diğer faktörlere biçim verme­sini sağlayan ortamdır piyasa ekonomisi.
Kısaca, insana bağımsızlık ve yaratıcılık verdiği, demokratik ve katılımcı bir toplumun önünü açtığı için piyasa ekonomisi gereklidir diyorum.

Son olarak, hedefleriniz neler?
Çakmaklı: Ben çok iddialı bir ki­şi değilim, fakat hedeflerim var. Örneğin bir kentsel rekreasyon iş­letmeleri zinciri kurmak gibi. Ve dünyada tahsisli bir zamana sahip, eylemli insan olarak, zamanı iyi kullanmak, kullanabilir hale gelmek benim bireysel-teknik he­deflerimin başındadır.

Dr. Sadi Uzunoğlu

100. Yıl Vakfı Başkanı Dr. Cemil Çakmaklı ilk kez PUSULA’ya konuştu..

100. Yıl Vakfı Başkanı Dr. Cemil Çakmaklı ilk kez PUSULA’ya konuştu..

100. Yıl Vakfı Başkanı Cemil Çakmaklı ilk kez PUSULA Dergisi’ne konuştu. Derginin Ocak sayısında yayınlanan Cemil Çakmaklı – Ali Rıza Tığ söyleşisini aynen yayınlamaya karar verdik. Çünkü yöre kültürü açısından altı çizilmesi gereken son derece önemli, ciddi ve değerli olan bu sözlerin yanında, bir o kadar daha önemli olan saptamaları bulacaksınız. Okuyun bize hak vereceksiniz.

devre

Hayatı ve Zonguldak öyküsü…

  • Çocukluğum…

Babamlar altı kardeştir. Hepsinin de altışar çocuğu var. Ben rahmetli Hüseyin Çakmaklı’nın altı çocuğundan biriyim.Ama ben şanslı bir çocuktum.

Toprağa ve o toprağın bilgesi büyüklerin yönettiği kalabalık bir aileye doğdum. Bizi sevgiyle büyütüp, çalıştırıp, denettirip eğittiler.
Bizde çocuğu ana, baba yapar, babaanne, beybaba büyütür. Ana baba gençtir, acemidir, çünkü.
Oysa büyükler kıçı boklu çocuğa hem bey deyip sosyal sorumluluk yüklerler, hem hayvan güttürüp, at baktırıp, ağaç diktirip çalıştırarak eğitirler.
O yüzden, ben bütün tarımsal prosesleri çalışarak, yaşayarak öğrendim.Deneyerek öğrendim.
Elimle öğrenmeyi öğrendim.

Diğer yandan; kulakları çınlasın dayım Alaaddin Köktürk, EKİ’de müdürdü. Fener’de otururdu. Evinin bütün duvarları kitaplıktı. Onun kütüphanesinde büyüdüm. Beni altı yaşından itibaren sistemli biçimde okuttu. İlkokuldan, üniversiteye hiç elini çekmedi benden. Masalla başladı, felsefeyle bitirdi. Kısaca; sığır güderken, masal okudum, harman döverken, felsefe yaptım.
Hem doğal hem sentetik eğitim gördüm ben.

Çocukluğumuz ağlamakla geçti.

İlkokul bitince; ortaokula gidilecek. Bana Çelikel’in yanında akrabalara yakın nohut oda, bakla sofa bir ev tuttular. Onbir yaşında yalnız kalmayı öğrendim. Geceleri korkar, lambayı söndüremezdim. Annem haftada bir gelir, yemeğimi, temizliğimi yapardı.
O geri dönerken, ben arkasından Soğuksu Pazaryerine kadar ağlaya ağlaya giderdim.
O ağlar, ben ağlardım.
Ağlamak Zonguldaklıya yabancı değildir zaten… Zonguldak’ın sosyolojisi gözyaşıyla karılmıştır. Adam ocağa gider, bir ay sonra döner. Karısı gider bakkala hesap açtırır, borca yazdırır, gaz, tuz, bez alırdı. Adam gelir, bakkala borcu öder, kalanla bir şişe rakı alır, sağ salim dönmenin sevinciyle bir subaşında içer, “vov de” çeke çeke eve giderdi.
Gidenler bazen de; bayraklı EKİ arabası ile dönerdi.
Beycuma’ya her ay mutlaka bir EKİ arabası gelir, içinden birkaç tabut inerdi.
O çamurlu sokaklarda ölenlerin, kadınları, anaları, bacıları kendilerini yerlere atar, bağrışırlardı.
Onlar ağlar, biz ağlardık.
Çocukluğumuz madencilerin arkasından ağlamakla geçti.
Sosyolojik altyapımız ızdırapla doludur bizim. Madenin ağır şartları bizim köylerimize bütün ağırlığıyla çökmüştür. İnsanlar gülemez, oynayamaz, hayata neşeyle bakamaz, hep risk vardır hayatında çünkü…
Zonguldaklı erkeğin rüyası göçük, karısının rüyası tabuttur.

Ufuksuz yapamam.

Ben ormanlık tepelerde büyüdüm. Bulutlara yukarıdan bakar bizim tepeler.
İşte o yüzden ben ufuk olmazsa bir yerde oturamam. Her yer de, uzağa bakmayı seviyorum.
Ufuk alışkanlığı bir çocukluk mirası bana.
Bi rde; çalışmadan duramam.
Doğduğumuzdan beri bir işe yaradık biz. Yürüyebilen her çocuk bir işe koşulurdu bizim küçüklüğümüzde.
O yüzden “el ulağı” derler küçük çocuklara bizim oralarda…
Giderek; toprakla, doğayla, üretimle bütünleşirsin. Çeşitlenirsin. Bu çeşitlenme, en güzel öğrenme biçimidir.
Doğa insanı; “kavanoz insanı” olmaktan uzaklaştırır. Doğa da büyüyen çocuk avantajlıdır. Çünkü inanılmaz çeşitlilikte bir deney birikimi vardır.
Her toprak kendi ürününü yetiştirir…Hangi topraktan çıkan fasulyeyi, domatesi, mancarı yersen, hangi buğdayı yersen, o toprakla bütünleşirsin.
İnsanla toprak arasındaki alış-veriş kimyasal bir ilişkiye dönüşür. İnsan hangi doğada, hangi ekosistemde yetişirse, bütün senkronizasyon ona göre oluyor. Bir insanın sosyal çevresi, ekolojik çevresi, insanın dokusunu oluşturuyor.
Lezzet dediğin şey de budur zaten. Her toprak kendi ürününü yetiştirir.
Toprak seni, sen toprağı bütünlersin.
Onun için bir yere ait olmak önemlidir. Bu ekolojik bir gerçektir.
Bir yere ait olmak ve sevmek rasgele bir laf değildir.
Eğer senin kimyan tutuyorsa, o ortamla, o iklimle, o klima ile o toprakla, sen orayı seversin, oraya gidersin. Bu biyolojik, ekolojik bir iştir. Rast gele “ben burayı seviyorum” olmaz.

En rahat Zonguldak’ta uyuyorum.

İnsan hangi iklime doğmuşsa, hangi toprağa basmışsa, hangi ürünle beslenmişse, bütün bunlar insanın kimyasını oluşturuyor.
Göçlerden oluşan sosyolojik sorunlar, genellikle ekolojik temelsizlikten kaynaklanır.
Zonguldaklı olmak demek, tabiî ki tek başına burayla ekolojik bağları olmak değildir ama, önemli bir sevgi unsurudur sadece.
Ben hâlâ, en rahat Zonguldak’ta uyuyabiliyorum. Nerde olursam olayım, hala anamın bahçesinden gelen sebzeleri yiyorum. Zonguldak’a gitmeyi, orada olmayı seviyorum. Zonguldak’ı; eğrisiyle, doğrusuyla, yanlışıyla sevmekte önemli bir iştir. Bir yer, bir hayat, bir insan en güzel olunca, her şeyi tamam olunca sevilmez sadece… Eksiğiyle de sevilir.

Zonguldak endemiğiyiz.

Sadece o bölgeye has olana, bitkilere ‘endemik ‘ derler. Biz Zonguldak endemiğiyiz.
Orada büyümüşüz. Başka yerlerdekilerden farkımızın olması doğal. Zonguldaklı olmuş olmak, önce ekolojik, sosyolojik ve biyolojik bir gerçekliktir. Zonguldak sevgisi de buradan doğar. Daha sonra ilişki, yararlanmaya dönüşür. Bir yerin yararını sever insan.

Kavga DOKAP’la başladı.

Devlet’te görev yaptığım yedinci yılda, 1976 Yılında ayrıldım. Oysa kısa sürede yükselmiş, Afşin-Elbistan Proje Yöneticisi olmuştum. Zonguldak’ta ilk defa un fabrikasını (Dokap Gıda) kurduk. 1976’da başladık, 19 ayda bitirdik. 1977–1978 de ciddi bir kavgaya, Dokap Yapı işine girdik.
O dönem Zonguldak’ta denizden kum alınıyordu. Denizden kum çakıl alınması yasaklanması, hem kaçakçılık açısından, hem deniz tahribatı açısından önemli bulunuyordu. Bu işe son vermek için İl Özel İdaresi’nin desteği, ricasıyla o işi yaptık. Dönemin Valisi Nevzat Ayaz’dı. Zonguldak’ta bizim kavgamız ilk o zaman başlar. Zonguldak’ta bu işi İstanbul’dan gelen tekneler yapıyordu… Vilayet kıyı emniyetini sağlamak ve doğa tahribatını önlemek için denizden kum alınmasını yasakladı. Kızılca kıyamet koptu tabi.
Ama Zonguldak Kıyıları kurtuldu.

Bu ilk kavgaydı..

Daha sonra da; Zonguldak’ta haklı kavgalardan hiç kaçmadık.

Danışma Meclisi yılları,

Ben, Ankara’da, akademik çalışmalarımı da sürdürürken, bir gün bir telefon geldi. Askerler, ihtilalden sonra mecliste kurdukları ekonomik konseye beni de çağırdılar. Haftada bir gün diye başladık. Türkiye’nin yeni ekonomik düzenini oluşturmaya döndü çalışmalar. Daha sonra; Danışma Meclisi kurulurken, talebim olmadan, Danışma Meclisi Üyesi oldum. Plan ve Bütçe Komisyonu’nda idim. Esas benim Zonguldak’la ilgili etkin rolüm o dönem başladı. Zonguldak’ı yeniden tasarladık. Bayındırlık Bakanlığı ile 10 alternatifli plan hazırladık.

Temel sorun,

Temel sorun, Zonguldak’ın ekonomik altyapısı idi. Kömür çöküyordu, bölgede alternatif üretime ve istihdama ihtiyaç vardı. Ama temel altyapı yoktu.
Bu yüzden Karayolu, denizyolu ve demiryolu ulaşımını ele aldık. Devrek-Zonguldak, Karabük-Devrek, Devrek-Çaycuma-Bartın, Ereğli-Devrek yolları planlandı. Başlanmışlar hızlandı. Mülkiyet altyapısı ile ilgili çalışmalar başladı. Kamu mülkiyetli işletmelerden özel mülkiyete dayalı sanayi-tarım gelişim stratejisi belirlendi. Zonguldak’ın sanayi, tarım yerleşme deseni yeniden planlandı.

İkinci adım,

Zonguldak’ın sosyolojik altyapısı yoktu. İnsanlar maden işçiliğinden başka bir şey yapmamışlardı. Girişimci yoktu, müzik yoktu, folklor yoktu… Herkes kurtarıcı bekliyordu. Sivil inisiyatif yoktu.
TRT arşivlerinde 100’ü aşkın eser bulduk. (Zonguldak-Bartın-Karabük) Zonguldak kına gecelerinde güzel oyunlar vardır. Erkekler oynamaz ama kadınlar güzel oynar. Biz de o zamanki Kültür Bakanlığı’na görev verdirdik. Zonguldak’ın folklorunu araştıracak bir çalışma başladı. Dirgine’den Ereğli’ye tarama yapıldı. Folklor zenginliği ortaya çıkarıldı. Zonguldak’ın ilk kez folkloru oldu. Okullarda bu oyunlar oynandı.
Diğer yandan Zonguldak’ta girişimcilik konuları anlatılmaya, işlenmeye başlanıldı.
Kısaca; maden işçiliği bitiyordu, bölgeye sahip çıkacak, girişimci, özgüvenli, yeni bir bölge insanı gerekliydi. Zonguldak Madencisinin şerefli geçmişinden ve üreticiliğinden, girişimci, kendi göbeğini kendi kesen, bir Zonguldak insanı çıkarmalıydık.

Vakıf kuruluyor

Sosyolojik atılıma ihtiyaç vardı. Bu kamu desteğiyle olmazdı. Bir sivil toplum örgütü kurmak lazımdı. Zonguldak Vakfı’nı o yüzden kurduk. Bu vakıf, Zonguldak’ın ekonomik ve sosyolojik gelişiminin önünü açacak çabalarda bulundu. Vakıfta; Mehmet Tezer, Davut Fırıncı, Ruhi Cöbekoğlu, Mehmet Zeki Hacıkulaoğlu, Ünal Çakmaklı, Hüseyin Şeker gibi sivil toplum önderleri vardı. Erdal Şeker, Sait Yıldırmak gibi o zamanın genç idealistleri vardı. TTK, Sendika, Zonguldak Belediye Başkanları, Bartın, Karabük, Ereğli, herkes işin içindeydi.
1981–87 Yılları arasında Zonguldak’ta ilk defa, adı festival olan festivaller yaptık. Bir ay sürerdi. Zonguldak’ın ekonomisi tartışılırdı. Sosyolojik özellikleri tartışılırdı. Karabük, Bartın, Ereğli, Devrek, Çaycuma’sıyla herkes konvoylarla Zonguldak Merkeze gelirdi. Bir tek festival yapıyorduk. Şimdi her ilçenin bir festivali olmuş, bu yanlış. Biz, Zonguldak’ın ekonomik ve sosyolojik dokusunu ortaya çıkartmak ve birliğini güçlendirmek için festival yapıyorduk. Şimdi ki gibi konser için değil.
Ülke çapında, resim, hikâye yarışmaları yapardık. Kültürel, sanatsal tüm etkinlikler yapılırdı. Müzik vardı. Sadece şarkıcı-türkücü değil, operalar tiyatrolar gelirdi.

Merkez Bakacakkadı.

Vakfın bir merkezi olsun istedik. Zonguldak’ın tam ortası olsun dedik. Haritayı önümüze koyduk. Pergelin ucunu Bakacakkadı’ya koyunca tam 70 kilometrelik bir mesafe Bartın, Karabük, Ereğli tüm ilçelerin merkez içine aldı. Ve bu merkezde Zonguldak’ın bir kültürel buluşma noktası planlandı. Vali İsmet Metin döneminde son bölümleri yapılan ve Özel İdare’ye işletmeye verilen100. Yıl Tesisleri’nin projesi bizim 1980’li yıllarda yaptığımız projedir. Buranın temeli 1982’de atılmıştı. Hem kamunun desteğini aldık, hem de Zonguldak’lı gerçek kişi ve kuruluşlar yatırımlarıyla katkıda bulundu. Bazılarının engellemelerine rağmen tamamlandı.
Biz 100. Yıl da sera da organik mesela tarımı daha o tarihte denedik. Minnacık sera bölgeye örnek oldu. Şimdi Bakacakkadı serayla doldu. Ancak; bölgede doğal üretim, organik tarım güçlendirilmeli. Bizim hala elmalarımız ağaçlarında çürüyor. Bu yüzden organik depolama ve pazarlama şirketlerine acilen ihtiyaç var.

Üçe bölündük ;

70 kilometre çapında bir il, sonra üçe parçalandı. Türkiye’de kendinden üç il çıkan başka bir il yok.
Kaderleri aynı, aynı ırmağın kenarında, aynı havzayı üçe bölmek hiç kimsenin hayrına olmamıştır. Problemler yerinde durmaktadır. Bölünmeyle problem çözülmez. Problem ancak tespitle, teşhisle, doğru strateji ile çözülür. Bu bölünmeden, ne bölen ne de bölünen fayda görmedi. Bölünmeden ders alamayanlar, tek festival varken, her ilçede bir festival yaptılar. Bir kentin bir kimliği olur. 50 tane kimliği olmaz. Çok güçlü olursun da hepsini yaşatırsın.

Filyos Vadisi projesi,

Filyos Vadisi, Batı Karadeniz’in tek vadisidir. Çarşamba Ovası’ndan sonra böyle bir vadi yok. Bu vadinin arkası Ankara’ya uzanır. Yenice Yolu, Bartın Yolu, Zonguldak Yolu benim Plan Bütçe Komisyonu Başkanlığım döneminde kavga, gürültüyle yapıldı. Amaç, Kardemir ile Erdemir’i birbirine bağlamak. Yassı mamul ile yuvarlak mamulü buraya taşıyıp, buluşturmaktı.
Filyos’a bir liman yapmak amacındaydık.
Filyos Projesi, Türkiye için önemli ve doğru bir projedir. İç Anadolu Ticaretini, Ankara’yı denize açacak bir projedir. Köstence’yle bağ kurarak, Anadolu’yu Avrupa’ya bağlayacak bir projedir.

Filyos Projesi’ni biz yaptık.

Bir sürü sektörde proje yapmış biri olarak, bu planlamayı bizler yaptık. Filyos Vadisi Projesi aslında 100. Yıl Vakfı’nın ürünüdür.
Eninde, sonunda, bu proje hayata geçecek. Ama vadiyi elden kaçırmazsak.
Bu vadinin ucuna bir liman yapacaksın, demiryolunu ya hızlandıracak, ya da çift hat koyacaksın. Karayolu ağını tamamlayacaksın. Vadiyi tümüyle imarlayacaksın.
Ereğli-Devrek arasında ortasında demiryolu olan bir karayolu olacaktı. Şimdi karayolu yapılıyor. Ama projede ortada demiryolu vardı.
Filyos Vadisi Projesi, değil Zonguldak’ın, İç Batı Anadolu’nun projesidir. 25 yıl önceki düşüncelerin yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Bu Vadi’nin kaybolmaması için Filyos, Saltukova, Çaycuma, Bakacakkadı, Gökçebey, Devrek’in mücavir sahalarını birleştirip bir imar planı yapmaları gerekiyor. Yol açıldı, etrafı hemen evlerle doldu. Tünel gibi oldu. Vadi, yanlış yerleşme ile elden gidiyor.
Zonguldak’ın tümü bu vadiye muhtaçtır. Ereğli’nin büyüyebileceği bir yer yok.
Filyos Vadisi 1980’li yıllardan beri Türkiye’nin gündemindedir. Projelendirdik, tartıştık. Yollarının yapımına daha o zaman başladık.
Zonguldak’ın ekonomik altyapısının somutu budur. Hala başka bir yerleşme deseni alternatifi yoktur. Kömür, demir-çelik teknolojisi, Zonguldak’taki haliyle 25 yıl önceden ömrünü doldurdu.
Kömürden vazgeçmeyelim ama artık kömür sübvansiyonla, zararla ite kaka 10 bin kişilik istihdam sağlıyor. TTK’da iş bulanlarla bulamayanlar arasında ciddi bir sıkıntı doğmaya başladı. TTK, Zonguldak’ı kurtarıcı olmaktan çıktı.

‘Zonguldaklılık üst kimliğimiz’…

Zonguldak demek, Merkez İlçe demek değil. Tüm ilçeleriyle bir bütün Zonguldak. Zonguldaklılık ise bizim üst kimliğimizdir. Alt kimliğimiz Devreklidir, Çaycumalıdır, Ereğlilidir. Çünkü bir köyün ya da kasabanın tek başına bir problem çözme vasfı yoktur. Ne kadar çok bütünleştirirsen, sorunu o kadar azaltırsın ve çözersin.

Önce politika, sonra politikacı seçelim,

Her zaman tüm politikacıların Zonguldak’a faydası olmuştur. Az çok, doğru yanlış olmuştur. Geçmişte de, bu günde çok değerli iyi niyetli politikacılar geldi, geçti. Doğru olan şudur. Önce; bölgenin bir temel politikası olur, ekonomik, sosyolojik politikaları olur, sonra bölge insanı bunu benimser, buna göre, buna destek olacak politikacılar seçer. İşte ancak o zaman, politikacıları değerlendirebiliriz, iyi yada kötü diyebiliriz. Kısaca; bir bölgenin ekonomik, sosyal, kültürel temel politikaları yoksa ve seçmenleri bunu benimsememişse, orada ne yapacağını bilen verimli politikacı seçilemez. Bölgenin bir temel politikası oluşmamışsa politikacı kendi başına hizmet ediyor. Hastane işlerini çözüyor, postane işlerini çözüyor.
Bir bölgenin projesi yoksa öne adam katmanın da bir anlamı yoktur. Zonguldak kendine acilen, çoğunluğun üzerinde uzlaştığı projeler üretmek zorundadır. Ondan sonra, bu işi sen yaparsın diye adam seçmek ve parti seçmek kolaylaşır. Projesi olmayan bölge insanının, bir proje etrafında birleştiremediğiniz insanların, doğru siyasi tercihleri de olamaz. Çok iyi insanlar seçseniz de, kişi ne yapacağını bilmediği için sorun çözülmez. Bir bölgenin ihtiyaçları, dört-beş yılda bir değişmez. Süreklidir. Onun için önce politika, sonra politikacı seçelim.

Bugünlerin temel sebepleri,

Birinci sebep: Zonguldak’ta ekonomik çöküşün nedeni, sadece TTK’nın gerilemesi değildir. Kömürün, dünyada enerji sektörü içindeki nispi öneminin kaybolması, esas sebeptir.
Bizim pahalı maliyetlerimiz işi sadece dramatik hale getirdi. Yoksa kömüre dayalı Zonguldak yürümezdi.
İkinci sebep: Bu tehlike görüldüğü andan itibaren alternatif gelişme yolları ve alternatif stratejileri biz 1980’li yıllarda oluşturduk. Bölge insanı uyarıldı. Ama bu devam ettirilemedi. Bölge insanı ayağa kaldırılamadı. Çözüm üçe bölünmekte arandı.

Birlikte söylemeyi bilmeliyiz.

Büyük bir orkestra oluşturamadık. Çözüm için aynı besteyi, aynı şarkıyı yüksek sesle söylemek zorundayız. Verimli bir ekonomi istemeliyiz. Zonguldak’ın yaşanabilecek bir yer haline getirilmesini istemeliyiz. Dansı, folkloru istemeliyiz. Zonguldak orkestrasını teşekkül ettirmezseniz, güçlü, geçerli, kabiliyetleri ve niyetleri toplayamazsan bölgede hedef oluşmaz. Resmi inisiyatif, sivil inisiyatifi boğmuştur. Tek sıkıntımız budur. Kafalarımızı da resmi inisiyatif satın almıştır. O yüzden girişimcimiz, şarkıcımız, Türkücümüz yoktur. Onun için gazetecimiz kendi içinde dövüşür. Hepimizin bir özelliği var. Ama biz özelliklerimizi bir orkestraya değil, kör dövüşüne dönüştürme meraklısıyız. Ve giderek bu itiş kakış sevgisizliği, sevgisizlikte verimsizliği getiriyor. İtip kakarken enerjimizi kaybediyoruz. Oysa bu enerji bize başka hedeflerde lazımdır. Politikacının ulaşabildiği yerde, yani Ankara’da Zonguldak’ı kurtaracak imkân yok şimdi. Devlet küçüldü. Zonguldak’ta siyasi talepten başka talepler de olmalıydı şimdiye kadar. Zonguldak’ta tek belirlenme noktası, politikacı oldu. Tek istenen politikacı olmak oldu.

Eskiden okumayan iş bulur, okuyan geri dönerdi.

Eskiden her Zonguldaklı talebenin hedefi şuydu: Okuyacağım, EKİ’ye gireceğim, bir lojman alacağım, bir de şehirden kız alacağım. EKİ tek hedefti. Okusan da, okumasan da EKİ’ye gireceksin. Eskiden, Zonguldaklının okumayanı işçi, şanslı okuyanları da döner EKİ’de mühendis, memur olurdu. Ama Zonguldaklı, Zonguldak’ta kalırdı. Bugün durum daha vahim. Zonguldaklı dışarıya göçüyor. Bütün Türkiye’ye işveren Zonguldak, kendi evlatlarını gurbetçi yaptı. Okuyanlarda hiç geri dönmüyor.
Çözüm; son 25–30 yıldır yapamadığımızda… Girişimde, yatırımda. İster sanayide, ister tarlada, ister hizmette… Zonguldaklı girişimci olacak, bölgesine sahip çıkacak. Bu yüzden; bizim insanlarımız kendi girişimcilerini de alkışlamayı bilmeli artık. Engel, çengel olmayı değil, destek olmayı öğrenmeli artık.

Karamsar değilim.

Ben karamsar değilim. Çünkü o çözüm değil. Zonguldak’ın gecikmiş olma gibi bir kaybı var. Hala bu şehir Türkiye’nin en şanslı şehridir. Üretim, doğa, kültür. En mühimi Türkiye’nin en iyi niyetli, en temiz insanları burada. Ekonomik çözüm için; Zonguldak para kazanılır bir yer haline getirilmelidir. Mesela TTK para kazanamıyor, zarar ediyor. Zonguldak’taki sanayiciler para kazanamıyor. Çoğumuz, Beyazıt’ta dilenip, Sultanahmet’te sadaka veriyoruz. Dışarıda satıp kazanıp, Zonguldak’ta yatırım yapıyoruz. İşletmeler karlı olmalıdır. Daha da büyümelidir.
Zonguldak’ta verimli işletmeciliğin şartlarını oluşturmalıyız. Bir bölge kendi girişimcisini takdir etmezse, yatırım olur mu? Kendi sanatçısını alkışlamazsa o bölgede sanatçı olur mu? Kendi takdir ve taltif sistemimizi oluşturmalıyız.

Yaşanılır kent.

Zonguldak’ı para kazanılır ve yaşanılır bir yer haline getirmemiz gerekiyor. O zaman sorunlar çözülmeye başlar. Zonguldak yaşanılır olduğunda, okumuş insanlar geriye dönerler. Bir tek yerel şarkıcımız yok. Bir tek Zonguldak yemeği yapan lokantamız yok. Kendi ayağına çelme takan şehirdir Zonguldak… Önce kendi girişimcine sahip çık. Onların itibarını görünce diğerleri de gelir. Gelenler de; “burada bana değer verilir” derler. Koşarak gelirler.

Evin tosununu öküz yapmalıyız,

Kendi adamını büyütmeyen yer olur mu? Bizim köylerde bir laf vardır. ‘Evin tosunu öküz olmaz’ derler. Bölgenin insanını adam yerine koymazlar. Onu büyütmezler. Keserler bir yerde. Öküz dışarıdan gelecek illa.. Biz tosunlardan öküz yapmayı öğrenmek zorundayız. Başka çare yok. Başka öküzler gelip başka şeyler yapıyor ondan sonra.

“Benim” diyebilmeliyiz.

Zonguldak’ta biri çıkıp, kendi sanayicisine madalya mı verdi bugüne kadar?
Dışarıdan adam çağıralım, ama önce buradakilere dönüp bakalım. Bak orada Çanakçı, Hacıkulaoğlu, Yurtbay, İrfan Erdem, Beytom duruyor. Bak onların derdi ne önce.
Dışarıdan gelene kırmızı halı serilsin ama buradakine de sahip çıkılsın. Burada kömür çıkarana kaçakçı diyorsun, düzenle çalışma şartlarını, imkan ver, kaçırmasın.
Bir şehir kendi futbolcusuna, şarkıcısına, gazetecisine, işadamına yapmamalı bunu.
“Benim ayakkabım”, “benim elbisem” diyebilen insan, “benim futbolcum”, “benim işadamım”, “benim gazetecim”, “benim şarkıcım” diyebilmeli.
Bu aidiyet altyapısının eksiğinden kaynaklanıyor.

Zonguldaklılık kimliği yok.

Zonguldak’ta babasının doğduğu vilayetle kimlik arayan insan, Zonguldaklılığı bulamadığı için arıyor. Orada bir Zonguldaklılık kimliği oluşmuş olsa, herkes ben Zonguldaklıyım der. Bu kusur gene bizim.
Zonguldaklılık kimliği yok. Olmayan kimlik kullanılmaz. 

Beni şoven lider olarak görüyorlar.

Beni Zonguldak’ta bazıları şoven bir lider olarak görüyorlar. Hiçbir zaman da böyle bir iddiam olmamıştır benim. Benim bütün arkadaşlarım, oralı-buralıdır. Değil Türkiye’de dünyada bir sürü dostum var benim. Ben Zonguldak’ta birilerine karşı olmadım, sadece Zonguldak üst kimliğimin savaşını verdim ömrüm boyunca. Vermeye de devam edeceğim. Çünkü Zonguldaklılık kimliğini geliştirirsek hiç kimse başka kimlik aramaz, tüm şehir birlik olur o zaman. Ortak amaçların, ortak yararların insanı oluruz.
Ama öncelikli sorumluluk, bizim gibi bu kentle doğal bağları olan insanlarındır. Bu işi önce biz başlatmalıyız.
Tek başına olan hiçbir şey yaşamaz hiçbir yerde. Neden bir tek meşe ağacı yok bir yerde de meşe ormanı var. Çünkü onlar birbirini besliyor, koruyorlar. Doğanın koloni anlayışını, sosyolojik olarak gerçekleştireceğiz.

Sivil inisiyatif bilinci lâzım.

Zonguldak’a lider değil, sivil inisiyatif bilinci lâzım. O bilinç, liderini kendisi çıkartır. Liderlik için itişip kakışmadan önce; ortak yararlarda birleşmeliyiz. Hayvanlar bile böle yapıyor. Önce birleşip avlanıyor, sonra rekabet ediyorlar.
Bu doğanın kurallarını değiştiremezsiniz. Beraber yaşama bir gerekliliktir. Zonguldaklılık üst bilinci gereklidir. Zonguldaklılık üst bilincinin oluşmasında da ilk lazım olan, “ben Zonguldaklıyım” diyebilmektir. Önce Zonguldaklı olalım. Onun gereklerini yerine getirelim, sonra en iyimizi seçeriz.

Haydi Zonguldak !

Her millet tehlike anında birleşiyor. Birlikte el ele harbe gidiyor. Tehlike çanları çalıyor. Artık Zonguldak şarkısını, koro halinde söylemek zorundayız. Forza İtalya, haydi İtalya diye bağırıyorlar İtalyanlar. Biz de artık “Haydi Zonguldak” diyebilmeliyiz.
Zonguldak’ta, okullarda bile, bunları belletmek gereklidir. Çocuklara Zonguldak eğitimi verilmelidir. Zonguldaklılık bilinci geliştirilmelidir. Bıkmadan tekrar edeceğiz.
Tüm dernekler bu işte görevli olmalı. Belediyelerin asli görevidir. İl Özel İdaresi’nin, yol yaptım, boru döşedimin ötesinde, bir kültür politikası olmalı. Ben bunu iş edindim demeli.Biz yılmayız
Bütün bunları söylerken, insana çok alakasız, ilgisiz yakıştırmalarda da bulunabilirler. Bir kültür ortaklığı, davranış ortaklığı için bir vakıf kuruyor, bir merkez yapıyorsunuz, “kendine yapıyor, sonra el koyacak” diyorlar.
Ben 100. Yıl’a el koyacak olsam, gider orayı kendi işletmem yapardım, en başında kendime yapardım.
Bunlar nasıl akıllardır, anlamayız.
Anlamayız ama biz yılmayız.
Vali İsmet Metin, gel burayı işlet dedi. Ben Zonguldak’tan hiç iş almıyorum ki orayı işleteyim. Zonguldak’tan bir şey almadan Zonguldak’a vermeyi göstermeye çalışıyorum.
“Rol modeli” olmaya çalışıyorum.

Hep sevdim, hep seveceğim

Ben Zonguldak’ta gösterdiğim çabanın karşılığını alıyorum ve her türlü güzel ilgiyi görüyorum.
Dostum çok, anlayanım çok. Bu yüzden Zonguldak’a hiç kırgınlığım olmadı. İnsan doğuranına, var edenine kırılır mı? Benim varlık sebebim bu topraklar, bu insanlar. Onları hep sevdim, hep seveceğim.

devre

 

Basına Yansımalar..

Dr.Cemil Çakmaklı’nın basına yansıyan Yazı, Makale ve Röportajlarından Derlemeler..

devre

100. Yıl Vakfı Başkanı Dr. Cemil Çakmaklı ilk kez PUSULA’ya konuştu..

devre

BÜTÜN ZAMANLARIN DOĞRULARI

ASO Medya’da yayınlanmış bir makale..

devre

YARIM BİR PİYASA EKONOMİSİ

ASO Medya’da yayınlanmış bir makale..

devre

KÜÇÜK VE ORTA ÖLÇEKLİ SANAYİ İŞLETMELERİNDE

TESPİTTEN ÇÖZÜME DOĞRU …

ASO Medya’da yayınlanmış bir makale..

devre

SANAYİCİ, YÖNETİCİ,AKADEMİSYEN CEMİL ÇAKMAKLI :

İKTİSADIN HER ALANINDA… ( PANORAMA )

devre

ZONGULDAKLILIK ÜST KİMLİĞİMİZ ( Pusula )

devre

ÜRÜN DOKUSU VE DIŞ SATIMI ÜZERİNE …

ÜRÜN DOKUSU VE DIŞ SATIMI ÜZERİNE …

Bir ekonomide sınai, ticari ve spekülatif kesimlerin karları ve onların sıralaması, o ekonominin barometresidir. Sağlıklı ve dengeli bir ekonomide sanayi, en karlı faaliyet biçimidir. Onu ticaret izler ve en sonda rantlar ve spekülatif kazançlar vardır …•
Dr. Cemil ÇAKMAKLI ( Finans Dünyasında Nisan 1992’de yayınlanmış yazı )

Seksenli yılların başlarından bu yana dünya ekonomileri; verimsiz, kendine güvensiz ve dışa kapalı bir yapıdan, verimli, kendine güvenli ve dışa açık bir yapıya doğru değişmeye çalışmaktadırlar.
Bu değişime paralel olarak ekonomilerin, faktör fiyatları, faktör miktarını ve bileşimini belirleyen teknolojik düzeyleri çok önem kazanmış ve dış satımı belirleyen temel unsurları oluşturmuşlardır.
Son yıllarda tüm ekonomiler, faktör piyasalarını, faktör fiyatlarını ve ürün maliyet yapılarını dikkatle gözler olmuşlar ve bunlara yapılan müdahalelere duyarlı hale gelmişlerdir.
Faktör piyasalarına yapılan müdahaleler, ürün maliyetlerine yansıyarak ekonomilerin yapısal dokusunu dış satım ve rekabet gücünü doğrudan belirlerler.

Türkiye’de geçen dönemde rant ve spekülasyon kazancının temel nedeni olan istikrarsızlık ve spekülasyon sarmalında Türkiye ekonomik yapısı sağlığını kaybetmiş, faktör piyasalarını bozmuştur

Bazı iddialar, bazı sorunlar…
Türk ekonomisinin son 10 yılda alınan tedbirlerle yapısal bir değişim gerçekleştirdiği ve rekabet edebilir bir
yapıya kavuştuğu sık sık iddia edilmektedir.
Söz konusu sevimli iddiaların geçerliliğini ancak; ürün maliyetlerini etkileyen temel faktörleri inceleyerek değerlendirmek mümkündür. Gerçekten de; son yıllardaki Türkiye dış satımı, bir ekonomik yapı değişikliği sonuçlarına mı dayanmaktadır?
Yoksa, yakın geçmiş birikimlerinin önündeki tıkanıklıkları açıp, dışa göndermek başarısına mı dayanmaktadır?
Bugün gelinip dayanılan 14 milyar dolar eşiği; hangi ürün maliyet dokusu ile nasıl aşılacaktır?
Türk ekonomisi, gerçek bir dış satım ekonomisine nasıl dönüşecektir?
Bu sorular Türkiye’nin geleceğini belirleyecek sorulardır… Bu sorulara, önce ekonomik yapıyı ve istikrarı tanımlayarak, sonra faktör piyasalarını irdeleyerek cevap aramaya çalışacağız.

Kar barometresi
Bir ekonomide sınai, ticari ve spekülatif kesimlerin karları ve onların sıralaması, o ekonominin barometresidir.
Sağlıklı ve dengeli bir ekonomide sanayi, en karlı faaliyet biçimidir. Onu ticaret izler ve en sonda rantlar ve spekülatif kazançlar vardır…
Sağlıksız ve dengesiz bir ekonomide ise rantlar ve spekülatif kazançlar baştadır, ticari karlar onu izler, sınai karlılık ise en sondadır.
Bugün Türkiye’de bu son durum geçerlidir. Rantlar ve spekülatif karlılık yüksek, sınai karlılık ise çok düşüktür. Bu durum, ekonomiyi sağlıklı biçimde büyütmemekte ve dengeden uzaklaştırmaktadır. Denge bozuklukları ise, giderek sürekli ekonomik istikrarsızlığı getirmektedir. İstikrarı normal ve takip edilebilir bir gelişme çizgisi olarak, istikrarsızlığı ise, normal gelişme trendi etrafında aşağı ve/veya yukarı doğru olan şiddetli ekonomik oynamalar şeklinde tanımlayabiliriz.
Ekonomimizdeki dalgalanmaların artması, tüketici ve yatırımcıların ileriyi görme ve ileriye ait tahmin yapma imkanlarını ortadan kaldırdığı için, ekonomik karar alma sisteminin düzenli çalışmasını bozmakta, bu sistemin bozulması ise ekonomide istikrarsızlığı daha da hızlandırmaktadır.
Uzun dönemli tahmin yapma zorluğu kişileri uzun ve orta vadeli değil, kısa vadeli kararlara zorlamakta, kısaca, kararların yapısı da değişmektedir. Ekonomik dalgalanmalar, darboğazlar ve bu nedenlerle, kısa vadeli fırsatlar da yarattığından, kısa vadeli kararlar ve tercihleri karlı hale getirerek, yapısal değil, günübirlik bir ekonomik yaşam düzeni yaratmaktadır.
Özetlemek gerekirse, istikrarsız bir ekonomide yapısal ve temel değişikliklere yol açan uzun vadeli kararlara yer yoktur. Bu tür kararların savunulması, politikacılar için de son derece zordur. Batılı ülkelerin enflasyon üzerinde son derece hassas durmalarının temel nedeni, bu olgunun üretimi baltalaması, kaynakların dağılımını yapısal bozukluk yaratacak bir şekilde değiştirmesidir. Türkiye’de geçen dönemde rant ve spekülasyon kazancının ön plana çıkmasının temel nedenlerinden birisi, istikrarsızlık olarak görülmelidir. İstikrarsızlık spekülasyonu, spekülasyon istikrarsızlığı getirmiş ve bu olumsuz sarmalda Türkiye ekonomik yapısı sağlığını kaybetmiş, faktör piyasalarını bozmuştur.

Emek piyasasının fotoğrafı
Emek faktörüne ve piyasasına dönüp bakacak olursak; ücret üzerindeki vergi ve benzeri yüklerin yüzde 50’lere ulaştığını görürüz. Uygulanan ekonomik politikaların kaçınılmaz bir sonucu olan bu durum, özellikle emek yoğun sektörlerde maliyetleri yükseltici bir etki yapmakta, ekonomideki ileri ve geri bağlantılar kanalı ile toplam maliyet yapısını bozmakta, maliyetleri yükseltmektedir. Emeğin genel sanayi ürünleri maliyetindeki payı yüzde 30 düzeyinde olduğundan, sınai ürün maliyetleri, ücret sistemindeki bozukluktan dolayı yüzde 10’a kadar yükselmektedir. Emeğin vergilendirilmesi, sermaye yoğun teknikleri daha cazip hale getirmekte, işsizliği arttırmakta, sermaye talebi yolu ile tasarruf edilen kaynaklar üzerindeki baskıyı arttırmaktadır.

“Geçen yıllarda ara malı niteliğindeki demir, çelik, petrol gibi kamu ürünlerine yapılan zamlar, bir tür dolaylı vergi şeklinde uygulanmış ve ürün maliyetlerini artırmıştır”

Para ve sermaye piyasaları
Bir ekonomide, yatırımların getirisi ile reel faiz haddi arasında bir denge olmalıdır.
– Yatırım getirisi reel faiz haddinin altında ise, borçlanma azalır, öz kaynaklara dönülür, büyüme yavaşlar. Kaynaklar sınai büyümeden uzaklaşır, kayar.
– Yatırım getirisi ile reel faiz haddi eşitliği halinde, mevcut işletmeler özkaynak ve kredi arasında kayıtsız kalır, ancak bu denge yeni yatırım ve teşebbüsü teşvik etmez, çünkü müteşebbise ödenecek kar mevcut değildir.
– Yatırımın getirisi reel faiz haddinden büyük olduğu ölçüde, teşebbüs ve yatırımlar hızlanır. Borçlanma ve öz kaynak tahsisi artar, normal olanı da budur. Ülkemizde faiz hadleri dış ülkelere göre oldukça yüksek bir düzeydedir.
Bunun nedeni kaynakların verimli kullanılması değil, kamunun bütçe açığı ve tasarruf açığını kapamaya yönelik uygulamalarıdır. Bu durum, bir yandan hizmet dışı kesimlerdeki girişimleri ve girişimciliği baltalarken, öte yandan katma değerdeki sermaye payına paralel olarak, yüksek bir kredi / özkaynak yapısına sahip özel kesimde üretim maliyetlerini olumsuz yönde etkilemektedir. Genel olarak ülkemizde sanayi kesiminde sermayenin reel getirisi yüzde 20 dolaylarındadır. Dolayısıyla enflasyon rakamının buna ilavesi ile, elde edilen düzeyin üzerindeki kredi maliyetlerinin sınai yatırımları durduracağını söyleyebiliriz. Dış faiz oranları ile bu oran arasındaki fark, kamunun tasarruf yetersizliğinden dolayı maliyette yapısal bir yükseklik yaratarak, özel sanayi kesimine bindirdiği yükü göstermektedir.

“Dış borç yükü ve enflasyonla mücadele endişeleriyle döviz kurunu düşük tutmaya yönelik politikalar, ihracata ve döviz kazandırıcı hizmetlere konulmuş bir vergi etkisi yaratmıştır.”

Doğal kaynaklar
Doğal kaynakların aktive edilmesi, uzun vadeli gayretlere ve yatırımlara dayandığı için; kamu sermaye birikimi ve dünya piyasalarından yararlanılamadığı sürece veya yabancı sermaye ile işbirliği yapılmadan, kalkınmada yüksek etki yapamaz. Bu durum, tarım dışındaki sektörlerde (petrol, maden arama vb.) daha da belirgindir.
Geçen yıllarda bu alanda mevcudun muhafazası ötesinde fazla bir şey yapılmamış, dolayısıyla dış doğal kaynaklara bağımlılık ve bu durumun maliyetlere olumsuz etkisi devam etmiştir.
Prensipte ana girdilerin dış dünyadaki fiyatlar üzerinden sağlanması gerekirken, geçen yıllarda özellikle ara malı niteliğindeki demir, çelik, petrol, elektrik enerjisi gibi kamu ürünlerine yapılan zamlar, bir tür dolaylı vergi şeklinde uygulanmış ve ürün maliyetlerini artırmıştır. KİTlerin verimsizliği maliyetlerini ekonomiye yansıtan fiyat politikaları da bir tür “verimsizlik vergisi” oluşturmuştur.

Üretim ve yönetim teknolojileri
Teknoloji, ürün maliyetlerinin oluşmasında çok önemli bir faktördür. Yüksek maliyetler, teknolojik eksiklikten de kaynaklanabilmekte ve bu durumda maliyet düşürmek için yatırım ihtiyacı çıkmaktadır. Gerekli yatırımın yapılması için, sermaye kaynaklarının yeterli ve fiyatının uygun olması gerekir.
Bu nedenle yüksek sermaye maliyeti, Türkiye’ de teknolojilerin yenilenmesi ve bu yolla maliyetlerin azaltılmasını engellemiştir. Bir örnek olarak, şu anda sadece tekstil sektöründe 5 milyar dolarlık yeni yatırım ihtiyacını gösterebiliriz. İhracat arttıkça, ürün çeşitlendikçe, yeni ve optimal teknoloji ihtiyacı daha da artacağından, bu faktörün maliyetlere olumsuz etkisi daha da belirginleşecektir.
Diğer yandan bir başka teknoloji türü giderek önemini artırmaktadır. Tüm dünyadaki yönetim teknolojileri zamanın bir üretim faktörü olarak değerlendirildiği günümüzde, yönetimlerin yeni teknolojik düzeyleri ile hıza ve doğruluğa yaklaştıkları gözlenmektedir. Yönetim teknolojilerinin derecesi, ürün maliyetlerini yakından etkilemektedir. Türkiye’ de ise yönetim teknolojilerinin ürün maliyetlerine etkilerinin olumlu olduğunu söylemek çok güçtür. Devalüasyonlar ekonomik yapı bozukluğunun göstergesidir. Devalüasyon, dengesiz ve verimsiz bir ekonomik yapının temel göstergesi ve kaçınılmaz hastalığıdır. Paranın dış değerinin sürekli düşmesi, ekonominin diğer ekonomilerle reel bazda mücadele şansını kaybetmesi anlamına gelir. Reel faktör fiyatları ve kalitesi bozulmuş, giderek ürün maliyetleri başka ekonomilere göre yükselmiş, kısaca dengelerini kaybetmiş, verimsizleşmiş ve diğer yandan da dış satıma mecbur bir ekonomide devalüasyon kaçınılmazdır. Yapılacak olan şey; kısa vade de dışsatımı tıkamayacak devalüasyonlar yaparken, eş zamanlı olarak reel ekonomik yapıyı düzeltmektir… Faktör piyasaları, ürün maliyetleri ve kaliteleri düzelmiş verimli bir ekonomi, devalüasyonları zaten yok edecektir.
Son yıllarda, ekonomik düzelmeye dayanmayan fakat dış borç yükü ve enflasyonla mücadele endişeleri ile döviz kurunu düşük tutmaya yönelik politikalar, ihracata ve döviz kazandırıcı hizmetlere konulmuş bir vergi etkisi yaratmıştır. İhracatı frenleyip, ithalatı artırmıştır. Giderek borçlanma ihtiyacı ve dışa bağımlılık körüklenmiştir. Devalüasyonlar geciktirilmiş, biriktirilmiş, gecikmenin bedeliyle birlikte toptan yapılmıştır. Bu son derece yanlıştır. Serbest piyasada kuru etkileyen gerçek etken sadece ekonomide verimlilik artışı olmalıdır.
Diğer yandan; uzun vadede; ekonomideki ürün maliyetlerini dünya seviyelerine çekecek yapısal değişiklikleri sağlamadan, sağlıklı ve verimli bir ekonomik yapı oluşturmadan tek başına “düşük kur politikasına” bel bağlamak mümkün değildir.
Kısaca; ekonomimizin hala devalüasyonsuz dış satım yapamaması; onun yapısal bozukluğunun temel göstergesidir.

“Verimsizliğin göbek adı olan enflasyon, gelişmeyi ve yapısal iyileşmeyi önleyeceğinden, uzun vadeli politikalarda hiçbir zaman vergilemeye alternatif olarak kullanılmamalıdır.”

Deforme piyasalar ve dengeler

Türkiye’de geçen yıllarda bir ürün piyasaları liberalize edilirken, öte yandan faktör piyasaları ve temel dengeler deforme edilmiştir.
Ekonomi bundan, dış rekabet imkanları açısından olumsuz yönde etkilenmiştir.
Türkiye’de geçmişte uygulanan politikalar, ekonominin yapısını, önemli ölçüde ve artarak bozmuştur. Bu da, Türkiye’nin gelişmede en önemli faktör olan dış satımını engellemekte ve frenlemektedir. Çoğu hala devam eden bu hatalı politikaların etkileri ortadan kaldırılmadığı sürece, ekonomide yapısal değişiklik ve ihracatta bir atılım beklemek ve iddia etmek boşunadır. Bu durumda; Türkiye’nin dışa açılması lafta kalacak, ülke bu ürün maliyetleri ile kendisini tamamen dünya ticaretlerinin dışına atacaktır. Sorunun çözümü için kısa vadede politik kararların ihracata yansıyan maliyetinin hesaplanması ile bulunacak yükün, ihraç edilen ürün için üreticiye iadesi ve bu hesabın ihracat teşvikinin ölçüsü olmasıdır. Uzun vadede ise, deforme edici kararların elimine edilmesi ve ekonomik kararlarda istikrar sağlanması yolu ile, ekonomik yapının dünya ile entegre olabilir biçime dönüşmesi, ürün maliyet dokusunun dünya seviyelerine çekilerek yapısal değişimin ve verimliliğin sağlanması amaçlanmalıdır.
Verimsizliğin göbek adı olan enflasyon, kısa vadede tasarruf açığını kapatmak fonksiyonunu görürse de, yarattığı istikrarsızlıklarla gelişmeyi ve yapısal iyileşmeyi önleyeceğinden, yapısal bir değişme isteniyorsa, uzun vadeli politikalarda hiçbir zaman vergilemeye alternatif bir araç olarak kullanılmamalıdır.
Verimsizliğin ikinci adı olan devalüasyon, kısa vadede ekonomik yapı bozuk ve verimsizken, gerekli dışsatımı sağlayacak kadar şımartılmalı, ancak uzun vadede çözüm olmadığı bilinerek verimli bir ekonomik yapıya boğdurulmalıdır.