Cemil Çakmaklı tarafından yazılmış tüm yazılar

Cemil Çakmaklı hakkında

Doktor Cemil Çakmaklı Kişisel Bloğu

SABRET BİRAZ, DAYAN BİRAZ, KİRAZ GELECEK KİRAZ…

SABRET BİRAZ, DAYAN BİRAZ, 

KİRAZ GELECEK KİRAZ…

 

“Pamukladımıydı kavaklar,

Kiraz gelir ardından”diyor Nazım…

Bugün, Nazım’ın dediği gün.

Kavaklar pamukladı İstanbul’da,

Belli, ardından kiraz gelecek…

 

 

Yeşiller basacak dalları

Yeşil yapraklar basacak…

Dal bu, 

Yeşillenmiş ya,

Mevsim bahar ya,

Yerinde duramayacak

Kıpır, kıpırdayacak

Rüzgarlarla oynaşacak

Utanacak, kızaracak

Kirazlanacak.

 

 

Ama,

Ne bu halin senin

Kökünü kurutmuşsun

İçindeki sevincin.

Yapma öyle, bak

Kış bahar doğuracak

Bahar kiraz doğuracak

Sabret biraz, dayan biraz

Kiraz gelecek, kiraz…

 

Kütür, kütür, bal gibi,

On sekizlik yar gibi,

Cennetten haber gibi…

Kiraz gelecek, kiraz.

 

Yakında pek yakında,

Bu kiraz baharında,

Aşk kazanı kaynayanda

Sen yine gidip Polonez’de,

Bir kirazın altında

Tasasız ve sırtüstü yatıp

Sevdiğine sevineceksin.

Sabret biraz, dayan biraz

Kiraz gelecek, kiraz…

 

 

Kütür, kütür, bal gibi,

On sekizlik yar gibi,

Cennetten haber gibi…

Kiraz gelecek, kiraz.

                                                  

                                                12 Mayıs 2012                                                                                                                                                                 Dr. Cemil Çakmaklı

 

BAŞ DÜŞMANIMIZ

BAŞ DÜŞMANIMIZ

Bütün mücadelelerimiz ya geçmişteki eksiklerimiz, ya gelecekteki hedeflerimiz için olur.

Terörle mücadele de aynı kurala tabidir. Bu konularda geçmişteki eksiklerimizi ve bu konulara ilişkin gelecekteki hedeflerimizi oturup eni konu düşünmek çok geç de olsa hala yapılacak ilk iş galiba…

Güneydoğu terörü yaklaşık 10 yıldır sürekli tırmanıyor. Ve her gün geçmişle ilgili olarak hala ‘’vatan kurtarma uzmanları’’ birbirini suçluyor. Oturup ciddi bir değerlendirme yapmıyorlar. Gelecekle ilgili olarak da; hedefler belirlenip, o hedeflere bizi götürecek araçlar bir sistem bütünü içinde ele alınmıyor, bir politika demeti oluşturulmuyor.

Hala bölük pörçük değerlendirmeler ve sloganlarla terörle mücadele etmeye çabalıyoruz.

Çözüm ne sadece askeridir, ne sadece ekonomiktir. Çözüm; hedefleri tespit edip, o hedeflere bizi götürecek araçları bir sistem bütünü ve zamanlama anlayışı içinde, kararlı bir eylem planına kavuşturmaktır.

Terörle mücadelenin hedef-eylem planında; genetik, kültürel, demografik, yönetsel, dış politik, iç politik, askeri, teknolojik, ekonomik, ticari, medyatik onlarca unsuru vardır. Bunları iyi tanıyıp ya da tanımlayıp; kontrolü, kararlı ve zamanlı bir politikaya ve stratejiye dönüştüremiyoruz bir türlü…

Oysa; Türkiye’nin önce birliğine, sonra varlığına yönelmiş bu kavgada dış düşmanlar da, iç düşmanlar da ne istediklerini, neyi ne zaman yapacaklarını gayet iyi biliyorlar. Adım adım ilerliyorlar.

Teröre hergün bir boyutuyla yaklaşıp, ertesi gün terkedilen ve on yıldır sürüp giden eksik ve yetersiz tavırları terk edelim artık…

Suriye’ye, Irak’a, İran’a, Ermenistan’a, Çevik Güce, Almanya’ya, Fransa’ya, ne diyeceksek, ne diyebiliyorsak diyelim… Kürt genetiğine, diline, partisine ne ad koyuyorsak koyalım… Güneydoğu topografyasına ve ekonomisine, orada ne olur olmaza bir şey diyelim… Bilerek bilmeyerek; teröre kaynak verenlere, işmar edenlere dur diyelim…

Bunları yapamıyorsak, bilelim ki başka düşmana gerek yok…

Baş düşmanımız; politikasızlığımız ve kararsızlığımızdır…

Önce bu düşmanı yok edelim…

 

(Kasım 1993)

BAZILARI VE BAZILARI

BAZILARI VE BAZILARI

Birleşmiş Milletler’in yayınladığı Human Development Report, 1960’ larda zenginlerin fakirlerden 30 kat daha zengin olduğunu, 1990’ larda ise zenginlerin fakirlerden 150 kat daha zengin hale geldiğini söylüyor.

Yirminci yüzyıl başında 1,6 milyar olan dünya nüfusu, yirmibirinci yüzyıl başında dört kart artarak 7 milyara ulaştı. Bunun 6,5 milyarı fakir ülkelerde yaşıyor. Bugün doğan çocukların üçte ikisi en fakir yirmi ülkede yaşayacak…

Ekonomik ve demografik eşitsizlik artıyor ve artıyor…

Dünyanın bazı ülkelerinde üretim, verim ve huzur artıyor…                                                               Bazılarında nüfus, verimsizlik ve huzursuzluk artıyor…

Bazılarında evrensel kültür, estetik ve çevreye sorumluluk artıyor, bazılarında bağımsızlık, fodulluk ve kirlilik artıyor…

Bazılarında beraber yaşama bilinci, tartışarak çözme ve hoşgörü artıyor, bazılarında bölünme, terör ve canavarlık artıyor.

Ya Türkiye’de?..

Bazıları ve bazıları beraber yaşıyor.

Hayır yanlış söyledim.

Beraber yaşamıyor…

Ama çözeceğiz bu sorunu…

Doğru bazıları, yanlış bazılarına birlikte yaşamayı öğretecek…

Her türlü anlatma yolunu kullanarak…

 

(Ekim 1993)

SİSTEM YA DA KAOS

SİSTEM YA DA KAOS

En küçük birim bile sonsuz sayıda başka birimlerden oluşuyor. Akla gelebilecek herşey aklın alamayacağı kadar çok şeyi içeriyor.

Bu çok şeylerin düzenli ve hedefli beraberliğinin adı, sistem…

Eko sistem, politik sistem, ekonomik sistem, toplumsal sistem…

Sistemler içinde; onları anlayamadan, kavramadan ve onları düzeltmeye ya da kurmaya çalışarak yaşayıp gidiyoruz.

Oysa, basit bir sistem bile kurmak isteseniz, sonsuz sayıda bileşeni ve etkileyeni ele alarak bunları düzenlemek ve bir hedefe yönlendirmek zorundasınız.

Bir de toplumsal ve/veya ekonomik bir sistemi düzeltmek zorundaysanız, bu işin nasıl bir iş olduğunu varın siz düşünün…

Türkiye’yi toplumsal ve ekonomik sistemiyle düzenlemeye istekli olanları bu yaklaşımla değerlendirdiğinizde ülke için korkuyorsunuz…

Kendi aralarında dil, niyet ve kavrayış birliği olmayanları bir çatı altında görüyorsunuz…

Sebepleri sonuç, sonuçları sebep zannedenleri en sorumlu yerlerde görüyorsunuz…

İki şeyi bir arada düşünemeyen, ya da yürürken çiklet çiğneyemeyenleri size yol gösterirken görüyorsunuz…

Ve normal bir insansınız, korkuyorsunuz…

Çünkü; bu kabiliyetteki istekliler muhtaç olduğunuz bir sistemi düzeltme ve/veya yeniden kurma şansına sahip değiller…

Tam tersine olanı da bozarlar bunlar… Bozuyorlar da…

Çözüm, yetersiz isteklileri değil, sistem düşüncesine ve becerisine sahip yeteneklileri meydana sürmekte…

Bulalım onları,

Özendirelim onları,

Yoksa sonumuz kaos…

 

(Eylül 1993)

 

BİRLİKTE YAŞAMAK

BİRLİKTE YAŞAMAK

İyi günler, kötü günler; sağlıklar, hastalıklar; nefretler, sevgiler arasında hayat akıp gidiyor.

Çoğumuz, iyi şeyleri çoğaltıp kötü şeyleri azaltmaya çabalayarak ‘’daha iyi bir yaşam’’ peşinde koşuyoruz.

Daha iyi bir yaşamı, tarlalarda, fabrikalarda, bürolarda, sokaklarda, okullarda, sınavlarda arayıp duruyoruz.

Ancak, galiba, daha iyi bir yaşamın saklı olduğu o en önemli yere dönüp bakmak nedense aklımıza gelmiyor.

Daha iyi bir yaşam ‘’birlikte yaşama bilinci’’ içinde saklıdır.

Birlikte yaşama bilincine gelememiş bir toplumda; bireysel yaşam çözümleri aramak boşunadır.

Açlar arasında tok, hırsızlar arasında namuslu, hastalar arasında sağlıklı, cahiller arasında bilgili, soysuzlar arasında erdemli olmaya soyunmak, yalnızlığa ve mutsuzluğa soyunmak demek değil midir?

Üzerinde yaşadığımız bu ülke; bugünlerde bizi ‘’birlikte yaşama’’ yı daha çok düşünmeye çağırıyor… Hem de bağıra bağıra çağırıyor…

Duymuyor musunuz?

Birlikte yaşama bilincinin temelinde kendi adınıza doğrulara koşarken etrafınızdakilere ve etrafınızda olan bitenlere bakmak sorumluluğu vardır. Yoksa koştuğunuz yerde yalnız kalırsınız… Yoksa ulaştığınız değerleri koruyamazsınız.

Bilenler bilmeyenleri, çalışkanlar tembelleri, dürüstler hırsızları, görenler görmeyenleri, duyarlılar duyarsızları kollamak zorundadır… Yoksa ikinciler çoğalır, birincileri boğar… Unutmayın ki; demokrasi ‘’yanlışların çoğunluğu’’ nu da iktidar yapabiliyor.

Bilmem katılır mısınız, ama; bugün Türkiye’de yanlışları o kadar çoğalttık ki ‘’yanlışları doğrulara’’ egemen kıldık.

Üretimde; fırsatçı, tekelci, korunmacı bir verimsizlik egemen…

Paylaşımda; üretmediğini almayı ilke edinmiş bir şantajcılık egemen…

Siyasi katılma da; yeterlilerin pısırıklığından kaynaklanan bir çapsızlık egemen…

Terör huzura egemen, bağnazlık bilime egemen, beton yeşile egemen ve daha bir sürü eğri doğruya egemen…

Bu yanlışları biz çoğalttık…

Beraber yaşamanın kurallarından taviz vererek, yalnız kendimizi düşünerek, etrafımızdakileri ihmal ederek, boşvererek, yanlışları çoğalttık…

Şimdi ne yapacağız?

Çözüm; birlikte yaşama bilincindedir. Bu bilinç gereği; etrafımızdaki kişi, kural ve davranış yanlışlarına, gördüğümüz yerde ‘’dur’’ demeliyiz.

Hemen, şimdi…

Yoksa, birlikte yaşamak hayal olacak…

 

(Ağustos 1993)

YAĞMURDAN KAÇARKEN DOLUYA TUTULMAK

YAĞMURDAN KAÇARKEN DOLUYA TUTULMAK

Prevert’e ait olduğunu sandığım ‘’Zaman onu öldürmeye çalışanlara hayatı dar eder’’ deyişini son günlerde sık sık hatırlıyorum. İçinde yaşadığımız günler ve olumsuzluklar; geçmişte zaman öldürmenin, geleceği düşünmeyip gerekli tedbirleri almamanın sonuçları hep… Bugünkü devlet yapımızın işgöremez hale gelmesi de cumhuriyetin devlet yapısından, bilgi ve birey çağının devletine dönüşmemekten kaynaklanmıştır.

Bugün kamu kesiminin ve kamu ekonomisinin yeniden ve çok acil düzenlenmesine ihtiyacımız var. Çok geç kaldık bu konuda… Belki 20-30 yıl geç kaldık…

Demokratik otoritenin nasıl oluşturulacağı; bu otoritenin temsilcisi olan devletin amaçlarının, araçlarının, iş görme biçimlerinin, gelirlerinin, giderlerinin, görevlerinin sayısının ve kalitesinin ve en önemlisi devletin nasıl bir piyasa ekonomisine dayandırılacağı konularının, hep birlikte ve bütünleşik bir model halinde ele alınması gerekiyor.

Bu konularda geçmişte olduğu gibi bugün de zaman öldürüyoruz, zaman kaybediyoruz. Eğer derhal kamu kesimini ve kamu ekonomisini bu anlamda yeniden düzenleyemez ve işletemezsek; mevcut devlet yapısı ve işleyişi toplumsal yapıyı ve onun dayandığı piyasa ekonomisini, belki de düzeltilemeyecek biçimde bozacak. Bu keşmekeş içinde; iyi niyetli gayretler bile olumsuz sonuçlar doğurabilecek…

Ekonomide devletçilikten, üretimde devlet mülkiyetinden uzaklaşma gibi bir doğru gidiş, farkında olmadan piyasada tekelciliğe doğru çok hızlı bir yanlış gidişin de başlangıcı oldu…

Eğer bu böyle devam ederse, korkarız ki yağmurdan kaçarken doluya tutulacağız. Bu sayıdaki araştırmamızda da görüleceği gibi; ülkemizde tekelleşme oranı ABD’den de, AT ülkelerinden de daha yüksek…

Bu böyle devam ederse; piyasa ekonomisinden beklenen sosyal ve ekonomik faydalar uçup gidecek… Rekabet yok olacak, ekonomi felç olacak.

Rekabetçi bir piyasa ekonomisinden beklenen düşük maliyetler, yüksek verimlilik, üretkenliğe ve yaratıcılığa bağlı gelir dağılımı, yüksek gelir ve tasarruf oranı, hepsi kaybolacak… Belki de; ekonomik demokrasinin ucu kaçınca, siyasi demokrasinin varlığı tehlikeye girecek.

Bütün bunlar kehanet değil, çok seyredilmiş bir film bu…

Bu konuda; perşembenin nasıl geleceği çarşambadan bellidir. Ama ele alınacak tedbirler de bellidir.

-Ekonomide devletçilikten çözülürken, tekelci bir piyasa ekonomisine bağlanmayalım.

-Devletçilikten kaçarken tekelciliğe yakalanmayalım.

-Yağmurdan kaçarken doluya tutulmayalım.

 

(Temmuz 1993)

DEĞİŞİM AMA NASIL?

DEĞİŞİM AMA NASIL?

Türk toplumu ‘’değişememe’’ yanlışlığından galiba yavaş yavaş uzaklaşıyor. Bu konudaki ilk olumlu işaret ‘’değişim’’ sözcüğünün bol bol kullanılmasıdır.                                                                                                                                                                                                                                             Aslında; kendiliğinden değişim ya da evrim yaşamın özüdür. Herşey; istesek de istemesek de kendiliğinden değişir, evrilir… Bu bir süreç olaydır, doğaldır. Ancak; özellikle toplumsal gelişmelerde doğal olarak olması gerekenleri engellemişseniz, evrimi geciktirmiş ve biriktirmişseniz, ‘’değişim’’ ihtiyacı doğurursunuz.

Değişim ihtiyacı; biriktirilmiş evrimdir.

Bir toplumda; genel doğrulara göre veya doğru yapmış başka toplumlara göre geciktirilmiş ya da biriktirilmiş konular varsa; ya onlar zamanla kontrol dışı patlar, ya da uygun yöntemlerle, zamanlamayla ve kontrol altında düzeltilirler. Yani değiştirilirler.

Türk toplumu da, bize göre geçmişte evrimini engelleyip biriktirdiği konulara bugün çözüm aramaktadır. Değişim aramaktadır. Bugün ihtiyaç duyulan ‘’değişim’’in doğru düzgün yapılabilmesi için ilk yapılacak şey geciktirilmiş doğruların, engellenmiş birikimlerin tesbitidir. Peşi sıra da bunların nereye doğru, nasıl ve ne kadar zamanda değiştirileceğinin bilinmesi gerekir.

Bize göre; ülkemizde aşağıdaki geciktirilmiş birikimlerin ya da engellenmiş evrimlerin değişime konu edilmesi gerekmektedir.

Türk toplumunun; evrensel, bütün zamanlarda doğru olan, temel değerlerde birleşmesi geciktirilmiştir. Hızla aynı temel ve evrensel değerlerde birleşmemiz gerekmektedir. Aynı temel değerlerde birleştiğimizde toplumsal sinerji artar, zaman kayıpları önlenir, kaos ve terör ve mesela, mesela her yıl binlerce şehit verdiğimiz ‘’trafik iç savaşları’’ biter.

Bu yüzden hızla; insan sevgisi ve kıymeti gibi, çevresel sorumluluk gibi, verimliliğe tutkun olmak gibi, yaratıcılığı baş tacı etmek gibi, engellenmiş evrimlerin önünün açmalı, biriktirilmiş yanlışlardan kurtulmalı bu doğrulara doğru değişmeliyiz. Kültür ve eğitim politikalarımızın yönünü bu doğrulara çevirmeli, insanımızı buraya doğru değiştirmeliyiz.

Henüz yarım ve yanlış işleyen piyasa mekanizmasını; emek, sermaye ve hammadde piyasaları gibi alt piyasaları işleterek; haksız rekabeti ve tekelleşmeyi önleyerek düzenlemeli ve ekonomimizi gelişmiş ekonomilerin verimlilik, maliyet ve rekabet gücü seviyesine doğru değiştirmeliyiz.

Piyasa ekonomisinden vergilerle aldığı kaynakları verimli kullanamayan; bütçesini ücrete ve faize boğmuş olan; elindeki üretim birimlerinde kötü yönetimi, verimsizliği, bu verimsizliği yüksek maliyete, enflasyona dönüştürme ustası devleti değiştirmeliyiz.

Bir toplumsal otorite oluşturma aracı olan demokrasimizi; Kıta Avrupa’sının bize uymayan usul esaslarından; kendi sentezimize doğru taşımalı ve belki de kendimize özgü bir başkanlık sistemiyle; yeni ve boşluksuz bir demokratik yapılanmaya doğru değişmeliyiz.

Görüyorsunuz, ne kadar çok yıl geciktirmişiz doğruları, ne kadar çok değişim ihtiyacı biriktirmişiz değil mi?

Bugünümüzün işi zor.

Bugün; hem kendisinin, hem geçmişinin, hem geleceğinin sorumluluğunu taşıyor.

Bugüne destek olalım.

Bugün çok çalışalım.

Bugün çok değişelim.

 

(Haziran 1993)

GELECEĞE YAKIN DURMAK VE ÖZAL

 

GELECEĞE YAKIN DURMAK VE ÖZAL

Zaman kavramı son yüzyılda birdenbire bilim adamlarının ve filozofların ilgi alanlarından, ekonomistlerin ve işletmecilerin ilgi alanına kayıverdi.

Zaman önce mal ve hizmet piyasalarına girdi… Maaş, ücret ve kiraya baz oldu. İşletmeciler ay ve saat kavramıyla tanıştılar.

Sonra verimliliğe baz oldu… ‘’Bir zaman dilimindeki üretim miktarı’’ konuşulur oldu. Birim maliyetleri bu miktar çok etkiler oldu. Zamanı bir şey adına daha verimli kullanma ‘’hız’’ kavramını doğurdu.

Günümüzde paranın zaman değeri ve faiz kavramları pek bir moda… Paranın zaman değeri ‘’ ol mertebe’’ yükseldi ki, bir gecelik işlemlerle, repolarla birlikte yaşar olduk…

Kısacası zaman, tüm ekonomi ve işletme hesaplarının temel girdisi ve emek, sermaye, hammadde, teşebbüs gibi dört klasik üretim faktöründen daha önemli; hatta onları belirleyici beşinci ve temel üretim faktörü oluverdi birdenbire…

İçinde yaşanan ve kullanılan zamanın genel ekonomi ve işletmeler için bir matematik unsur olmasına alıştık. Enflasyonuyla, devalüasyonuyla yüksek tansiyonlu  bir ekonomide yaşamak bizi yordu ama hızlandırdı da…

Artık zamanı iyi kullanmaya mecbur olduğumuzu biliyoruz.

Ancak henüz gelecek zamanın önemini ve kıymetini tam kavradığımızı söyleyemeyiz.

Oysa artık gelecek zaman üstüne düşünmeye başlamalıyız, oralara hazırlanmalıyız.

Durgunluk, değişmezlik geleceğe hazırlanamamak demektir. Başkaları geleceğe giderken, bugünde kalmak demektir.

Bazı toplumlar gelecekte yaşamaya başladılar bile. Geleceğin insanının yapısını; bu yapının taleplerini; bu talebe cevap verecek ürünleri; bu ürünleri üretecek ortamı, prosesleri ve teknolojileri tasarlıyorlar onlar…

Bu durum, Türkiye’nin ve Türk insanının da gelecek düşüncelerine daha çok zaman ayırmasını gerekmektedir.

Rahmetli Özal; Türkiye’ye gündelik hır gürü ve alışkanlıkları çok önemsememeyi örnekledi.

Çoğu işlerde; bugünün dengeciliğini yeğlemedi. Ekonomik konularda değişimden ve gelecekten yana oldu.

Bizce Türkiye’ye bıraktığı en önemli miras budur.

Bu mirası boşuna harcamamalıyız, tersine çoğaltmalıyız.

Değişimden yana olmalıyız,                                                                                                                             Geleceğe yakın durmalıyız.

(Mayıs 1993)

YANMIŞ HARMANDAN ÖŞÜR ALINMAZ

YANMIŞ HARMANDAN ÖŞÜR ALINMAZ

Yasal, siyasi ve idari düzenlemeler bir devlet yapısının sadece ‘’form’’ unu belirler. O formun içine, genellikle vergilerle oluşturulan yeterli devlet gelirlerini koyamazsanız, yani yeterli büyüklükte bir bütçe oluşturamazsanız güçlü devletten söz edemezsiniz.

Bu yüzden; bugünün devleti vergilerin salındığı, gelirlerin alındığı, güçlü bir piyasa ekonomisine dayanmak zorundadır.

Oysa; Türk piyasa ekonomisinin kalitatif ve kantitatif anlamında pek çok eksiği vardır. Piyasa ekonomisinin kantitatif ölçüsü olan GSMH’mız altmış milyonluk bir ülkeye göre küçücük… Piyasa ekonomisinin kalitatif ölçüsü olan faktör fiyatlarımız ve üretim maliyetlerimiz gelişmiş dünya ülkelerininkinden daha yüksek…

Böyle bir piyasanın üzerine hangi yöntem ve tekniklerle vergi salarsanız salın, istediğiniz düzeyde vergiyi alamazsınız.

Dahası; vergi alıyorum derken ekonominin geleceğini tıkayan pek çok yanlış yaparsınız…

Nitekim Türk Devleti; vergi ve vergi benzeri yüklerle üretim hayatının üzerine çullanmış ve Türk sınai maliyeti üzerinde %38’lik bir yük oluşturmuştur. Bu yük; Türkiye’nin ihracatını tıkamış ve son beş-altı yıldır 15 milyar dolarlık bir seviyede kilitlenmiştir.

Oysa dünya devletleri, üretimi değil tüketimi vergilendirmekte; ve böylece üretim sistemlerini dünya ile rekabet edilebilir bir maliyet düzeyinde tutabilmektedirler.

Güçlü devlet, büyük bütçe, çok vergi özlemlerimiz kuşkusuz doğrudur. Ama bunlara ulaşmanın yolu; büyük ve verimli bir piyasa ekonomisinden geçmektedir.

Oysa; biz son yıllarda aklımızı vergiye ve bütçeye taktık. Ağacı görüp, ormanı gözden kaçırdık. Üretimi, işletmeciliği, katma değeri ve malı ve maliyeti unutuverdik.

Açıkçası; reel ekonomiyi bırakıp, moneter ve spekülatif bir ekonomik bozukluğun sel sularına kapıldık.

Yeni vergi tasarısına bu değerlendirmelerin ışığında yaklaşıyoruz: Doğrusu bu ya geçmiştekilerden farklı bir anlayışa dayalı bulmuyoruz, alana da verene de faydalı görmüyoruz.

Ne zaman ki; bütçeyi büyütmeyi, GSMH’yı büyütmekle; vergi artışını verim artışıyla birlikte düşünürsek doğruya yakın olacağız.

Bugün bu tasarıyla doğruya yakın değiliz.

Çünkü; yanmış harmandan öşür alınmaz.

Çünkü; üretim vergilendirilmez.

Çünkü; vergi ihraç edilemez.

 

(Mart 1993)

DİN VE BİLİM ÜSTÜNE

DİN VE BİLİM ÜSTÜNE 

 

Hey sizler, her iki taraftakiler

Laboratuvardakiler

Ve tapınaktakiler

Camide, kilisede, havradakiler.

Ne itişip duruyorsunuz..

Bir durun be, bir durun

Durun ve düşünün.

Ne yapıyorsunuz siz

Ne itişip duruyorsunuz?

Farkında değilsiniz

Ama aynı şeyi yapıyorsunuz.

Ne olduğunuza ve

Nerde olduğunuza

Cevap arıyorsunuz…

Ama yeter artık

Germeyin insanları

Düşman etmeyin bir birine

Empati yapın biraz, empati..

Yerlerinizi değiştirip bakın biraz

Bakın, bakın, göreceksiniz,

Kapitalizmin tevratla.

Kuranın kuantumla,

Tasavvufun fizikle

Aynı dilden konuştuğunu

Aynı özden beslendiğini göreceksiniz..

Siz asıl o öze bakın

Varlıkla yokluğun

Azlıkla çokluğun

Aynı şey olduğunu

Enerji olduğuna bakın

Her şeyin birbirinin içinde

Dönüp durduğuna bakın

Yaradılışa bakın

Yaradana bakın.

Yaradanla yaradılışın 

Aynı şey olduğuna bakın..

Bakın, bakın göreceksiniz

Bilim ile dinin

Aynı şeyi aradığını

Aynı şeye

Farklı yerlerden baktığını

Farklı yerlerden yaklaştığını

Göreceksiniz…

O yüzden işte,

Germeyin insanları

Düşman etmeyin birbirine

Gelin bir araya, barışın,

Bir fizikçi org çalsın klisede

Bir kimyager konuşsun hutbede

Papa tanrı parçacığını arasın,

Diyanet Başkanı kara deliği incelesin

Bilim ile din

Yol arkadaşlığı etsin..

İnanırken aramanın,

Ararken inanmanın

Mümkün olduğunu

Farketsin..

İşte o zaman,

Ne olduğumuzu

Nerde olduğumuzu

Daha kolay, daha çabuk

Bulacağız.

Sözün özü

Barışırsak

Daha hızlı yol alacağız..

 

Dr. Cemil Çakmaklı