Cemil Çakmaklı tarafından yazılmış tüm yazılar

Cemil Çakmaklı hakkında

Doktor Cemil Çakmaklı Kişisel Bloğu

SİSTEM YA DA KAOS

SİSTEM YA DA KAOS

En küçük birim bile sonsuz sayıda başka birimlerden oluşuyor. Akla gelebilecek herşey aklın alamayacağı kadar çok şeyi içeriyor.

Bu çok şeylerin düzenli ve hedefli beraberliğinin adı, sistem…

Eko sistem, politik sistem, ekonomik sistem, toplumsal sistem…

Sistemler içinde; onları anlayamadan, kavramadan ve onları düzeltmeye ya da kurmaya çalışarak yaşayıp gidiyoruz.

Oysa, basit bir sistem bile kurmak isteseniz, sonsuz sayıda bileşeni ve etkileyeni ele alarak bunları düzenlemek ve bir hedefe yönlendirmek zorundasınız.

Bir de toplumsal ve/veya ekonomik bir sistemi düzeltmek zorundaysanız, bu işin nasıl bir iş olduğunu varın siz düşünün…

Türkiye’yi toplumsal ve ekonomik sistemiyle düzenlemeye istekli olanları bu yaklaşımla değerlendirdiğinizde ülke için korkuyorsunuz…

Kendi aralarında dil, niyet ve kavrayış birliği olmayanları bir çatı altında görüyorsunuz…

Sebepleri sonuç, sonuçları sebep zannedenleri en sorumlu yerlerde görüyorsunuz…

İki şeyi bir arada düşünemeyen, ya da yürürken çiklet çiğneyemeyenleri size yol gösterirken görüyorsunuz…

Ve normal bir insansınız, korkuyorsunuz…

Çünkü; bu kabiliyetteki istekliler muhtaç olduğunuz bir sistemi düzeltme ve/veya yeniden kurma şansına sahip değiller…

Tam tersine olanı da bozarlar bunlar… Bozuyorlar da…

Çözüm, yetersiz isteklileri değil, sistem düşüncesine ve becerisine sahip yeteneklileri meydana sürmekte…

Bulalım onları,

Özendirelim onları,

Yoksa sonumuz kaos…

 

(Eylül 1993)

 

BİRLİKTE YAŞAMAK

BİRLİKTE YAŞAMAK

İyi günler, kötü günler; sağlıklar, hastalıklar; nefretler, sevgiler arasında hayat akıp gidiyor.

Çoğumuz, iyi şeyleri çoğaltıp kötü şeyleri azaltmaya çabalayarak ‘’daha iyi bir yaşam’’ peşinde koşuyoruz.

Daha iyi bir yaşamı, tarlalarda, fabrikalarda, bürolarda, sokaklarda, okullarda, sınavlarda arayıp duruyoruz.

Ancak, galiba, daha iyi bir yaşamın saklı olduğu o en önemli yere dönüp bakmak nedense aklımıza gelmiyor.

Daha iyi bir yaşam ‘’birlikte yaşama bilinci’’ içinde saklıdır.

Birlikte yaşama bilincine gelememiş bir toplumda; bireysel yaşam çözümleri aramak boşunadır.

Açlar arasında tok, hırsızlar arasında namuslu, hastalar arasında sağlıklı, cahiller arasında bilgili, soysuzlar arasında erdemli olmaya soyunmak, yalnızlığa ve mutsuzluğa soyunmak demek değil midir?

Üzerinde yaşadığımız bu ülke; bugünlerde bizi ‘’birlikte yaşama’’ yı daha çok düşünmeye çağırıyor… Hem de bağıra bağıra çağırıyor…

Duymuyor musunuz?

Birlikte yaşama bilincinin temelinde kendi adınıza doğrulara koşarken etrafınızdakilere ve etrafınızda olan bitenlere bakmak sorumluluğu vardır. Yoksa koştuğunuz yerde yalnız kalırsınız… Yoksa ulaştığınız değerleri koruyamazsınız.

Bilenler bilmeyenleri, çalışkanlar tembelleri, dürüstler hırsızları, görenler görmeyenleri, duyarlılar duyarsızları kollamak zorundadır… Yoksa ikinciler çoğalır, birincileri boğar… Unutmayın ki; demokrasi ‘’yanlışların çoğunluğu’’ nu da iktidar yapabiliyor.

Bilmem katılır mısınız, ama; bugün Türkiye’de yanlışları o kadar çoğalttık ki ‘’yanlışları doğrulara’’ egemen kıldık.

Üretimde; fırsatçı, tekelci, korunmacı bir verimsizlik egemen…

Paylaşımda; üretmediğini almayı ilke edinmiş bir şantajcılık egemen…

Siyasi katılma da; yeterlilerin pısırıklığından kaynaklanan bir çapsızlık egemen…

Terör huzura egemen, bağnazlık bilime egemen, beton yeşile egemen ve daha bir sürü eğri doğruya egemen…

Bu yanlışları biz çoğalttık…

Beraber yaşamanın kurallarından taviz vererek, yalnız kendimizi düşünerek, etrafımızdakileri ihmal ederek, boşvererek, yanlışları çoğalttık…

Şimdi ne yapacağız?

Çözüm; birlikte yaşama bilincindedir. Bu bilinç gereği; etrafımızdaki kişi, kural ve davranış yanlışlarına, gördüğümüz yerde ‘’dur’’ demeliyiz.

Hemen, şimdi…

Yoksa, birlikte yaşamak hayal olacak…

 

(Ağustos 1993)

YAĞMURDAN KAÇARKEN DOLUYA TUTULMAK

YAĞMURDAN KAÇARKEN DOLUYA TUTULMAK

Prevert’e ait olduğunu sandığım ‘’Zaman onu öldürmeye çalışanlara hayatı dar eder’’ deyişini son günlerde sık sık hatırlıyorum. İçinde yaşadığımız günler ve olumsuzluklar; geçmişte zaman öldürmenin, geleceği düşünmeyip gerekli tedbirleri almamanın sonuçları hep… Bugünkü devlet yapımızın işgöremez hale gelmesi de cumhuriyetin devlet yapısından, bilgi ve birey çağının devletine dönüşmemekten kaynaklanmıştır.

Bugün kamu kesiminin ve kamu ekonomisinin yeniden ve çok acil düzenlenmesine ihtiyacımız var. Çok geç kaldık bu konuda… Belki 20-30 yıl geç kaldık…

Demokratik otoritenin nasıl oluşturulacağı; bu otoritenin temsilcisi olan devletin amaçlarının, araçlarının, iş görme biçimlerinin, gelirlerinin, giderlerinin, görevlerinin sayısının ve kalitesinin ve en önemlisi devletin nasıl bir piyasa ekonomisine dayandırılacağı konularının, hep birlikte ve bütünleşik bir model halinde ele alınması gerekiyor.

Bu konularda geçmişte olduğu gibi bugün de zaman öldürüyoruz, zaman kaybediyoruz. Eğer derhal kamu kesimini ve kamu ekonomisini bu anlamda yeniden düzenleyemez ve işletemezsek; mevcut devlet yapısı ve işleyişi toplumsal yapıyı ve onun dayandığı piyasa ekonomisini, belki de düzeltilemeyecek biçimde bozacak. Bu keşmekeş içinde; iyi niyetli gayretler bile olumsuz sonuçlar doğurabilecek…

Ekonomide devletçilikten, üretimde devlet mülkiyetinden uzaklaşma gibi bir doğru gidiş, farkında olmadan piyasada tekelciliğe doğru çok hızlı bir yanlış gidişin de başlangıcı oldu…

Eğer bu böyle devam ederse, korkarız ki yağmurdan kaçarken doluya tutulacağız. Bu sayıdaki araştırmamızda da görüleceği gibi; ülkemizde tekelleşme oranı ABD’den de, AT ülkelerinden de daha yüksek…

Bu böyle devam ederse; piyasa ekonomisinden beklenen sosyal ve ekonomik faydalar uçup gidecek… Rekabet yok olacak, ekonomi felç olacak.

Rekabetçi bir piyasa ekonomisinden beklenen düşük maliyetler, yüksek verimlilik, üretkenliğe ve yaratıcılığa bağlı gelir dağılımı, yüksek gelir ve tasarruf oranı, hepsi kaybolacak… Belki de; ekonomik demokrasinin ucu kaçınca, siyasi demokrasinin varlığı tehlikeye girecek.

Bütün bunlar kehanet değil, çok seyredilmiş bir film bu…

Bu konuda; perşembenin nasıl geleceği çarşambadan bellidir. Ama ele alınacak tedbirler de bellidir.

-Ekonomide devletçilikten çözülürken, tekelci bir piyasa ekonomisine bağlanmayalım.

-Devletçilikten kaçarken tekelciliğe yakalanmayalım.

-Yağmurdan kaçarken doluya tutulmayalım.

 

(Temmuz 1993)

DEĞİŞİM AMA NASIL?

DEĞİŞİM AMA NASIL?

Türk toplumu ‘’değişememe’’ yanlışlığından galiba yavaş yavaş uzaklaşıyor. Bu konudaki ilk olumlu işaret ‘’değişim’’ sözcüğünün bol bol kullanılmasıdır.                                                                                                                                                                                                                                             Aslında; kendiliğinden değişim ya da evrim yaşamın özüdür. Herşey; istesek de istemesek de kendiliğinden değişir, evrilir… Bu bir süreç olaydır, doğaldır. Ancak; özellikle toplumsal gelişmelerde doğal olarak olması gerekenleri engellemişseniz, evrimi geciktirmiş ve biriktirmişseniz, ‘’değişim’’ ihtiyacı doğurursunuz.

Değişim ihtiyacı; biriktirilmiş evrimdir.

Bir toplumda; genel doğrulara göre veya doğru yapmış başka toplumlara göre geciktirilmiş ya da biriktirilmiş konular varsa; ya onlar zamanla kontrol dışı patlar, ya da uygun yöntemlerle, zamanlamayla ve kontrol altında düzeltilirler. Yani değiştirilirler.

Türk toplumu da, bize göre geçmişte evrimini engelleyip biriktirdiği konulara bugün çözüm aramaktadır. Değişim aramaktadır. Bugün ihtiyaç duyulan ‘’değişim’’in doğru düzgün yapılabilmesi için ilk yapılacak şey geciktirilmiş doğruların, engellenmiş birikimlerin tesbitidir. Peşi sıra da bunların nereye doğru, nasıl ve ne kadar zamanda değiştirileceğinin bilinmesi gerekir.

Bize göre; ülkemizde aşağıdaki geciktirilmiş birikimlerin ya da engellenmiş evrimlerin değişime konu edilmesi gerekmektedir.

Türk toplumunun; evrensel, bütün zamanlarda doğru olan, temel değerlerde birleşmesi geciktirilmiştir. Hızla aynı temel ve evrensel değerlerde birleşmemiz gerekmektedir. Aynı temel değerlerde birleştiğimizde toplumsal sinerji artar, zaman kayıpları önlenir, kaos ve terör ve mesela, mesela her yıl binlerce şehit verdiğimiz ‘’trafik iç savaşları’’ biter.

Bu yüzden hızla; insan sevgisi ve kıymeti gibi, çevresel sorumluluk gibi, verimliliğe tutkun olmak gibi, yaratıcılığı baş tacı etmek gibi, engellenmiş evrimlerin önünün açmalı, biriktirilmiş yanlışlardan kurtulmalı bu doğrulara doğru değişmeliyiz. Kültür ve eğitim politikalarımızın yönünü bu doğrulara çevirmeli, insanımızı buraya doğru değiştirmeliyiz.

Henüz yarım ve yanlış işleyen piyasa mekanizmasını; emek, sermaye ve hammadde piyasaları gibi alt piyasaları işleterek; haksız rekabeti ve tekelleşmeyi önleyerek düzenlemeli ve ekonomimizi gelişmiş ekonomilerin verimlilik, maliyet ve rekabet gücü seviyesine doğru değiştirmeliyiz.

Piyasa ekonomisinden vergilerle aldığı kaynakları verimli kullanamayan; bütçesini ücrete ve faize boğmuş olan; elindeki üretim birimlerinde kötü yönetimi, verimsizliği, bu verimsizliği yüksek maliyete, enflasyona dönüştürme ustası devleti değiştirmeliyiz.

Bir toplumsal otorite oluşturma aracı olan demokrasimizi; Kıta Avrupa’sının bize uymayan usul esaslarından; kendi sentezimize doğru taşımalı ve belki de kendimize özgü bir başkanlık sistemiyle; yeni ve boşluksuz bir demokratik yapılanmaya doğru değişmeliyiz.

Görüyorsunuz, ne kadar çok yıl geciktirmişiz doğruları, ne kadar çok değişim ihtiyacı biriktirmişiz değil mi?

Bugünümüzün işi zor.

Bugün; hem kendisinin, hem geçmişinin, hem geleceğinin sorumluluğunu taşıyor.

Bugüne destek olalım.

Bugün çok çalışalım.

Bugün çok değişelim.

 

(Haziran 1993)

GELECEĞE YAKIN DURMAK VE ÖZAL

 

GELECEĞE YAKIN DURMAK VE ÖZAL

Zaman kavramı son yüzyılda birdenbire bilim adamlarının ve filozofların ilgi alanlarından, ekonomistlerin ve işletmecilerin ilgi alanına kayıverdi.

Zaman önce mal ve hizmet piyasalarına girdi… Maaş, ücret ve kiraya baz oldu. İşletmeciler ay ve saat kavramıyla tanıştılar.

Sonra verimliliğe baz oldu… ‘’Bir zaman dilimindeki üretim miktarı’’ konuşulur oldu. Birim maliyetleri bu miktar çok etkiler oldu. Zamanı bir şey adına daha verimli kullanma ‘’hız’’ kavramını doğurdu.

Günümüzde paranın zaman değeri ve faiz kavramları pek bir moda… Paranın zaman değeri ‘’ ol mertebe’’ yükseldi ki, bir gecelik işlemlerle, repolarla birlikte yaşar olduk…

Kısacası zaman, tüm ekonomi ve işletme hesaplarının temel girdisi ve emek, sermaye, hammadde, teşebbüs gibi dört klasik üretim faktöründen daha önemli; hatta onları belirleyici beşinci ve temel üretim faktörü oluverdi birdenbire…

İçinde yaşanan ve kullanılan zamanın genel ekonomi ve işletmeler için bir matematik unsur olmasına alıştık. Enflasyonuyla, devalüasyonuyla yüksek tansiyonlu  bir ekonomide yaşamak bizi yordu ama hızlandırdı da…

Artık zamanı iyi kullanmaya mecbur olduğumuzu biliyoruz.

Ancak henüz gelecek zamanın önemini ve kıymetini tam kavradığımızı söyleyemeyiz.

Oysa artık gelecek zaman üstüne düşünmeye başlamalıyız, oralara hazırlanmalıyız.

Durgunluk, değişmezlik geleceğe hazırlanamamak demektir. Başkaları geleceğe giderken, bugünde kalmak demektir.

Bazı toplumlar gelecekte yaşamaya başladılar bile. Geleceğin insanının yapısını; bu yapının taleplerini; bu talebe cevap verecek ürünleri; bu ürünleri üretecek ortamı, prosesleri ve teknolojileri tasarlıyorlar onlar…

Bu durum, Türkiye’nin ve Türk insanının da gelecek düşüncelerine daha çok zaman ayırmasını gerekmektedir.

Rahmetli Özal; Türkiye’ye gündelik hır gürü ve alışkanlıkları çok önemsememeyi örnekledi.

Çoğu işlerde; bugünün dengeciliğini yeğlemedi. Ekonomik konularda değişimden ve gelecekten yana oldu.

Bizce Türkiye’ye bıraktığı en önemli miras budur.

Bu mirası boşuna harcamamalıyız, tersine çoğaltmalıyız.

Değişimden yana olmalıyız,                                                                                                                             Geleceğe yakın durmalıyız.

(Mayıs 1993)

YANMIŞ HARMANDAN ÖŞÜR ALINMAZ

YANMIŞ HARMANDAN ÖŞÜR ALINMAZ

Yasal, siyasi ve idari düzenlemeler bir devlet yapısının sadece ‘’form’’ unu belirler. O formun içine, genellikle vergilerle oluşturulan yeterli devlet gelirlerini koyamazsanız, yani yeterli büyüklükte bir bütçe oluşturamazsanız güçlü devletten söz edemezsiniz.

Bu yüzden; bugünün devleti vergilerin salındığı, gelirlerin alındığı, güçlü bir piyasa ekonomisine dayanmak zorundadır.

Oysa; Türk piyasa ekonomisinin kalitatif ve kantitatif anlamında pek çok eksiği vardır. Piyasa ekonomisinin kantitatif ölçüsü olan GSMH’mız altmış milyonluk bir ülkeye göre küçücük… Piyasa ekonomisinin kalitatif ölçüsü olan faktör fiyatlarımız ve üretim maliyetlerimiz gelişmiş dünya ülkelerininkinden daha yüksek…

Böyle bir piyasanın üzerine hangi yöntem ve tekniklerle vergi salarsanız salın, istediğiniz düzeyde vergiyi alamazsınız.

Dahası; vergi alıyorum derken ekonominin geleceğini tıkayan pek çok yanlış yaparsınız…

Nitekim Türk Devleti; vergi ve vergi benzeri yüklerle üretim hayatının üzerine çullanmış ve Türk sınai maliyeti üzerinde %38’lik bir yük oluşturmuştur. Bu yük; Türkiye’nin ihracatını tıkamış ve son beş-altı yıldır 15 milyar dolarlık bir seviyede kilitlenmiştir.

Oysa dünya devletleri, üretimi değil tüketimi vergilendirmekte; ve böylece üretim sistemlerini dünya ile rekabet edilebilir bir maliyet düzeyinde tutabilmektedirler.

Güçlü devlet, büyük bütçe, çok vergi özlemlerimiz kuşkusuz doğrudur. Ama bunlara ulaşmanın yolu; büyük ve verimli bir piyasa ekonomisinden geçmektedir.

Oysa; biz son yıllarda aklımızı vergiye ve bütçeye taktık. Ağacı görüp, ormanı gözden kaçırdık. Üretimi, işletmeciliği, katma değeri ve malı ve maliyeti unutuverdik.

Açıkçası; reel ekonomiyi bırakıp, moneter ve spekülatif bir ekonomik bozukluğun sel sularına kapıldık.

Yeni vergi tasarısına bu değerlendirmelerin ışığında yaklaşıyoruz: Doğrusu bu ya geçmiştekilerden farklı bir anlayışa dayalı bulmuyoruz, alana da verene de faydalı görmüyoruz.

Ne zaman ki; bütçeyi büyütmeyi, GSMH’yı büyütmekle; vergi artışını verim artışıyla birlikte düşünürsek doğruya yakın olacağız.

Bugün bu tasarıyla doğruya yakın değiliz.

Çünkü; yanmış harmandan öşür alınmaz.

Çünkü; üretim vergilendirilmez.

Çünkü; vergi ihraç edilemez.

 

(Mart 1993)

DİN VE BİLİM ÜSTÜNE

DİN VE BİLİM ÜSTÜNE 

 

Hey sizler, her iki taraftakiler

Laboratuvardakiler

Ve tapınaktakiler

Camide, kilisede, havradakiler.

Ne itişip duruyorsunuz..

Bir durun be, bir durun

Durun ve düşünün.

Ne yapıyorsunuz siz

Ne itişip duruyorsunuz?

Farkında değilsiniz

Ama aynı şeyi yapıyorsunuz.

Ne olduğunuza ve

Nerde olduğunuza

Cevap arıyorsunuz…

Ama yeter artık

Germeyin insanları

Düşman etmeyin bir birine

Empati yapın biraz, empati..

Yerlerinizi değiştirip bakın biraz

Bakın, bakın, göreceksiniz,

Kapitalizmin tevratla.

Kuranın kuantumla,

Tasavvufun fizikle

Aynı dilden konuştuğunu

Aynı özden beslendiğini göreceksiniz..

Siz asıl o öze bakın

Varlıkla yokluğun

Azlıkla çokluğun

Aynı şey olduğunu

Enerji olduğuna bakın

Her şeyin birbirinin içinde

Dönüp durduğuna bakın

Yaradılışa bakın

Yaradana bakın.

Yaradanla yaradılışın 

Aynı şey olduğuna bakın..

Bakın, bakın göreceksiniz

Bilim ile dinin

Aynı şeyi aradığını

Aynı şeye

Farklı yerlerden baktığını

Farklı yerlerden yaklaştığını

Göreceksiniz…

O yüzden işte,

Germeyin insanları

Düşman etmeyin birbirine

Gelin bir araya, barışın,

Bir fizikçi org çalsın klisede

Bir kimyager konuşsun hutbede

Papa tanrı parçacığını arasın,

Diyanet Başkanı kara deliği incelesin

Bilim ile din

Yol arkadaşlığı etsin..

İnanırken aramanın,

Ararken inanmanın

Mümkün olduğunu

Farketsin..

İşte o zaman,

Ne olduğumuzu

Nerde olduğumuzu

Daha kolay, daha çabuk

Bulacağız.

Sözün özü

Barışırsak

Daha hızlı yol alacağız..

 

Dr. Cemil Çakmaklı

 

 

 

 

 

Türkiye’nin Gelişme Stratejisinin Temel Bileşenleri

“Türkiye’nin Gelişme Stratejisinin Temel Bileşenleri” tebliği, 2007 yılında; Forum İstanbul’da sunulmuştur.

Tebliğ; Türkiye’nin gelişmesinin önünü açacak, mekânsal, demografik, ekonomik ve ekolojik stratejileri irdeliyor.

Çakmaklı bu tebliğinde; dünyanın çatışan stratejilerden korumanın; ülkenin asıl değeri toprakları korumanın, nüfuzun kalitatif geliştirilmesinin ve ekonomi politiğin ve ekolojik gelişmenin nasıl başarılabileceğini anlatıyor.

Tebliğ hala güncelliğini ve geçerliliğini koruyor. 

devre

TÜRKİYE’NİN GELİŞME STRATEJİSİNİN TEMEL BİLEŞENLERİ

 Giriş

Strateji; “belirlenen bir hedefe ulaşmak için tutulan yol” olarak tanımlandığında, bir stratejiden bahsetmek için, önce “belirlenmiş hedefler” in olması gerekir.
Gelişme konusunda verili hedeflerimiz olmadığı için bu konuşma kapsamında “hedefler ve stratejiler” birlikte değerlendirilecektir.

Türkiye’nin Gelişme stratejileri ve onun temel bileşenleri, şüphesiz çok başlıklı ve boyutludur. Ancak biz konuyu aşağıdaki temel başlıklarla ele alacağız.

  • Mekansal Temelli Gelişme Stratejisi Bileşenleri
  • Demografik Temelli Gelişme Stratejisi Bileşenleri
  • Ekonomik Temelli Gelişme Stratejisi Bileşenleri
  • Orta Vadede Ekolojik ve Eko-Ekonomik Gelişme Stratejisi

      I. Mekansal Temelli Gelişme Stratejisi Bileşenleri:

Ömrünü organizmalara, özellikle mikro organizmalara adamış Pasteur ölürken gerçeği fark etmiş ve demiş ki; “Organizma hiçbir şeydir, ortam her şeydir.” Gerçekten de tüm doğal orjanizmaların bu arada insanların bütün hedef ve stratejilerinin temel belirleyicisi yaşadıkları mekan ve içinde bulundukları ortamdır.Evet; “ortam her şeydir” 

Sosyal organizmaların yani toplumların ve ülkelerin hedef ve stratejilerinin de temel belirleyicisi içindeki bulundukları mekan yani coğrafya olagelmiştir.

Bu nedenle; jeopolitik, jeokültür, jeoekonomi kavramları bilimsel disiplinler olarak insanlık tarihindeki yerini almışlar. Yani politika, kültür ve ekonomi öncelikle “bulunulan yer” ile, mekan ile coğrafya ile ilişkilendirilip açıklanmıştır.

  1. Jeopolitik ve Jeokültürel Değerlendirme:

Jeopolitikçiler dünyayı – talassokrasi – deniz uygarlığı ya da Atlantikçiler denilen blokla – Telluroksi – kara uygarlığı ya da Avrasyacılığın uzlaşmaz çelişkisiyle izah ederler. Türkiye bu uzlaşmaz çelişkinin eklem yerindedir.

Yine bazı jeokültürcüler; dünyayı Hıristiyanlıkla Müslümanlığın çatışmasıyla izah ederler. Türkiye yine bu çatışmanın eklem yerindedir.

Gerçekten de Genç Türkiye Cumhuriyeti, Atlantikçi ABD ve Avrasyalı Rusya’nın eklem yerinde; Hıristiyanlıkla Müslümanlığın çatışma sınırındaki konumuyla, coğrafyayla başka blokların çatışan stratejilerinden çok zarar görmüş, bunların uzantısı komşu taciz ve tehditleriyle, etnik kavga ve dini itiş kakışlarla çok vakit ve kaynak kaybetmiştir. Bu yüzden iktisadi büyümesi ve sosyal gelişmesini geciktirmek zorunda kalmıştır.  

Bu nedenlelere dayanarak Türkiye’nin Gelişme Stratejilerinin temelinde,  jeopolitik yerimiz ve jeokültürel durumumuz nedeniyle “çatışan stratejilerden zarar görmemek stratejisi” olmamalıdır.

Çatışan stratejilerden zarar görmemek için, kesinlikle stratejisiz olmamalı, tersine o stratejilerden daha güçlü, dayanıklı ve aşağıdaki özellikleri taşıyan stratejiler oluşturmalıyız.

Stratejilerimiz;

  • Ne kadar üstün ve baskın görünürlerse görünsünler, başka blokların yanlış hedef ve stratejilerinin eklentisi olmamalı. Yani yanlış karşısında bağımsız olmalıdır.
  • Kendini koruma gücünü sürekli çoğaltan stratejiler olmalıdır.
  • Evrensel değerlere dayalı ve bu yüzden diğer uluslarca da benimsenen ve Türkiye’yi merkez ülke konumuna yükseltebilecek stratejiler olmalıdır.
  • Teknik olarak, “yes” ya da “no” odaklı yani lineer olmayan karmaşık durumlarla baş edebilmek için holistik yani çok seçenekli olmalıdır.
  • Dünya eko sistemini gözeten ve bu yolla geleceğe varabilecek stratejiler olmalıdır.
  • Nihayet; başka merkez ülkenin stratejileri çok yakından izlenmelidir. Çünkü “kurt açısından neyin iyi strateji olduğu”, avcının ne yapmakta olduğuna bağlıdır.
  1. Jeoekonomik Değerlendirme:

Türkiye’nin ekonomik stratejilerini daha sonraki bölümlerde ayrıca ele alacağız. Ancak; Türkiye’nin ekonomik jeolojisine daha geniş ve çağdaş bir deyişle ekosistemine baktığımızda, çok özel bir durumla karşılaşırız.

İki coğrafi kıtadan oluşan Türkiye’de, üç ekolojik kıta vardır. Bu durum da ülkemizi ekolojik zenginliğin ölçütü olan ekolojik çeşitlilik açısından emsalsiz bir konuma yükseltmektedir. Türkiye’de Avrupa kıtasından daha çok bitki türü vardır. Bir ülke ekolojik zenginlik açısından bir kıtayı aşmaktadır. Bu ekolojik zenginlik karşısında ülkemizin gelişme stratejilerinin içinde ekolojik temelli bir yaklaşım maalesef şimdilik yoktur.

Tam tersine, yanlış toprak, miras ve imar hukuku yüzünden, yaklaşık 4 milyar yılda oluşan ve bir daha asla üretilemeyecek olan verim havzalarımız ve topraklarımız kaybedilmektedir.

Türkiye’nin hemen hemen her şehri, verimsiz kıraç yamaçlar hazine mülkiyetinde diye dururken, verimli topraklar üzerinde kurulmaktadır.

Oysa ülkelerin gelişme stratejilerinin temelinde, ormanlardan da önce, gerçekten canlı olan, canlı olduğu için doğuran toprakların korunması olmalıdır.

  1. Jeopolitikten Ekopolitiğe                                                                                       

     Bu bölümün son sözü olarak; Türkiye gelişme stratejilerinin temeline; “jeo” yer kavramlı yaklaşımlar yerine, “eko” kavramlı bir yaklaşım yerleştirmelidir.

İki boyutlu mekan yaklaşımları yerine çok boyutlu ekolojik yaklaşımlar esas alınmalıdır.

Jeopolitikten ekopolitiğe, jeokültürden ekokültüre, jeoekonomiden ekoekonomiye doğru hızlı bir sıçrama yapılmalıdır.

      II. Demografik Temelli Gelişme Stratejisi Bileşenleri

Nüfusun kantitatif ve kalitatif özelliklerine ilişkin unsurlar, gelişme stratejisinin çok temel bileşenlerinden ikisidir kuşkusuz.

İsa’nın doğduğu yılda dünyada 25-30 milyon insan olduğu iddia ediliyor. 1950 yılında dünya nüfusu 3 milyar, bugün 6,5 milyar. Yani 1950 yıldaki artışı, son 50 yılda becerdi dünya.

Bugün yılda yaklaşık 80 milyon kişi artıyor dünya veya her 3 dakikada bir 400 kişilik jumbo jeti dolduruyor.

Türkiye’nin durumu da aynı, 1950’de 30 milyon, 2000’de 70 milyon. Biz de 50 yılda ikiye katlandık. Nüfusta %3’lük bir artış bir yüzyılda 20 kat artışa neden oluyor. Bu Türkiye’nin 100 yıl sonra 1.400 milyon kişi olması demek. Hızla artan nüfusu beslemek, eğitmek, iş bulmak, ev bulmak gibi zorlamalar, ülkelerde “demografik yorgunluk” yaratıyor. Hızlı nüfus artışı, doğal sistemleri tahrip edecek, bu durum ekonomik çöküş getirecek, gıda, su ve sağlık talepleri karşılanamayacak gibi görünüyor.Daha şimdiden su talebi akü ferlerin sürdürülebilir arzını aşmakta aşırı su pompalanması ve taban suyu seviyelerini düşürmekte, bu da tarımsal verimi arttırmak mümkün olmadığına göre dünyada açlık kapıdadır.

HIV salgını destansı boyutlardadır. Afrika’nın güneyinde her üç kişiden biri HIV’den zarar görmüştür. Önümüzde 10 yılda Afrika’da yetişkinlerin beşte biri AIDS nedeniyle ölecektir. Salgın Hindistan’a sıçramıştır. 4 milyon Hintli HIV pozitiftir.                               Görülüyor ki, nüfusun artışını durdurmak dünyanın ortak stratejisidir. Bugün dünya zaten çok kalabalıktır. Türkiye’de nüfus artış hızını düşürmek ve Aile planlaması, kadın eğitimi gibi yollarla “ikide-yada en çok üçte duran- aileler” e ulaşmak zorundadır. Gelişme stratejimizin temel taşlarından birisi budur.

Diğer yandan nüfusun kalitatif gelişimi, Türkiye için çok özel bir dönem taşımaktadır. Eğitim sisteminin ezberden uzaklaştırılıp, toplumun öğrenen ve sorun çözebilen bir dokuya kavuşturulması gelişme stratejimizin belki de en temel unsurudur.

Ezberden uzaklaşıp, gerçek öğrenmeye ulaşmış ve sorun çözme kabiliyeti artmış bir bireysel ve toplumsal doku, Türkiye’nin gelişmesinin diğer stratejilerini de kolayca üretip uygulayacaktır.

      III.Ekonomik Temelli Gelişme Stratejisi Bileşenleri

Kanımızca Ekonomide üç acil hedef ve gelişme stratejisi olmalıdır.

  1. Liberal düzen kültür ve hukukunun oluşturulması
  2. Piyasa ekonomisi anlayışının kavram ve kurumlarıyla netleştirip yerleştirilmesi
  3. Bu iki temel üzerinde yani ve acil bir ekonomi politik oluşturulması

       1. Liberal düzen kültür ve hukukunu yerleştirmek

Liberal düzen;

  • Sosyal anlamda özgür, ekonomik anlamda girişimci, politik anlamda katılımcı bireylere
  • Sosyal dokuda; aktif sivil toplum kuruluşları, ekonomik dokuda; güçlü ve yaygın şirketler, politik dokuda; parti içi demokrasisi olan siyasi partiler gibi kurumlara
  • Ve nihayet; sosyal, ekonomik ve siyasi anlamda liberal bir devlete ihtiyaç duyar.

Liberal bireyiniz, liberal kurumlarınız ve liberal devletiniz yoksa, liberal düzeniniz de yoktur.

Varsa; liberal birey, liberal kurumlar ve liberal devlet bir beraber yaşama düzeni ve organizma oluştururlar. İşte bu liberal düzendir.

Türkiye’nin ekonomik anlamda temel gelişme stratejilerinden biri, liberal kültür ve hukuku oluşturmak olmalıdır.

Liberal kültür; herkesin ekonomik faaliyete katılmasına imkan veren, katma değeri öne alan üretim faaliyetlerini ve reel sektörü spekülasyona tercih eden bir kültürdür.

  1. Piyasa ekonomisi anlayışını kavram ve kurumlarıyla netleştirip yerleştirmek

 Bu konuyla ilgili aşağıdaki alt başlıkları dikkatlerinize sunuyorum

      a) Bugün; ülkemizde yaklaşık 20 yıllık kavramsal geçmişi olan piyasa ekonomisi, hala doğru anlaşılamamakta, faktör piyasaları birbirine karıştırılmakta ve piyasa hukuku netleştirilip düzenlenememektedir. Bunun sonucunda;

  • Bireyler, kuralsız ve spekülatif başarıları
  • Kurumlar ve aileler, tekelleşmeyi
  • Devlet, istediğini yapabileceği ortamı

Piyasa zannetmiş, bugünkü kaos ortaya çıkmıştır.

     b) Piyasa ekonomisi genel olarak; arz ve talep mekanizmalarıyla çalışan, büyüklüğü GSMH ile ölçülen bir sistem olarak anlaşılır.

     c) Faktör piyasaları; emek, sermaye, doğal kaynaklar ve müteşebbis gibi temel ekonomik faktörlerin üretilmelerini sağlayan piyasalardır. Ürün piyasaları ise; ara malı nihai mal üreten faktör piyasalarının sunduğu faktörleri kullanan piyasalardır. Ürün piyasaları kurallı rekabetle çalışırlar. Eğer faktör piyasalarını iyi düzenleyemezseniz ürün piyasaları işlemez. Faktör piyasaları; ulusal fiyat rekabetini değil, uluslar arası fiyat ve kaliteyi baz alırlar. Bu piyasalar kamusal nitelik taşır. O yüzden bütün ulusal ekonomiler, ekonomilerinin alın tahtasına; “Faktör fiyatları minimizasyonu faktör kaliteleri maksimizasyonu

Temel hedef olarak yazarlar ve faktör piyasalarını düzenlerler.Çünkü eğer bir piyasanın ucuz ve kaliteli faktörleri yoksa, ucuz ve kaliteli ürünleri olmaz. Ekonomilerin uluslar arası rekabet gücü oluşamaz. Faktörlerde maliyet ve fiyat minimizasyonu ve kalite, klasik nihai ürün piyasalarındaki rekabetle sağlanmaz. Uzun vadeli milli programlarla ve stratejilerle sağlanır.

Örneğin; emek piyasası rekabetle değil, temel kültür, milli eğitim, istihdam stratejileri ve insani hukukla oluşur ve öyle çalışır. Klasik rekabetle kaliteli ve verimli emeğe ulaşılamaz.Yine sermaye faktörünün oluştuğu mali piyasalara, öz kaynak ve kredi piyasalarına dönüp baktığımızda aynı gerçekleri görürüz. Mali piyasalardaki borç verebilir fonları kamusal faktör saymayanlar, onu ürün zannedenler, rekabete kuralsız faiz belirlemeye çalışırlar. Ama hiçbir ülke piyasası, rekabetle faiz belirlemez.

Bugün, piyasa kavramları oturmuş ekonomilerde rekabet faiz belirlenmiyor. Avrupa Birliği Merkez Bankası da, FED de faizi belirliyor – özellikle kısa vadeli faizleri – arz edici bankalara ve talep edicilere yol gösteriyor.

     d) Ülkenin ekonomik veri tabanı yanlış oluşturulmakta, GSMH yanlış hesaplanmakta, giderek parasal taban, likidite ve emisyon yanlış hesap edilmektedir.

     e) Yanlış ekonomik serilerle karar alınmakta, temel gösterge faktör fiyatları enflasyonu ihmal edilip, TEFE TÜFE ile uğraşılmaktadır.

     f) Yukarıda denildiği gibi, bir ülkenin gözetmesi gereken en önemli husus mal ve hizmet üretimini öne almak diğer bir deyişle ürün piyasasını işletmek ve bunun alt yapısını oluşturmak faktör piyasalarını mutlaka düzenlemektir.                                             Bugün ülkemizde faktör piyasalarında manzara şudur:                                                                    -Emek piyasası; hukukuyla, arzıyla, talebiyle bozulmuş; karmaşık, verimsiz, kullanışsız ve pahalı bir emek ortamı doğurmuştur. Ücretin üzerinde %65 kısa vadeleriyle arz edilmektedir. Sermaye faktörünün karşılığı faiz, dünyanın dört katı seviyelerindedir.                                                                                                                                                   Dünyanın en pahalı ve verimsiz toprak kullanım sistemine sahibiz. Birim dairede %50  toprak payıyla kentsel toprak, tek yıllık tohumlar ve verimsizleştirilen gübre politikalarıyla tarımsal topraklar ekonomi dışına itilmiştir. Tarımsal verim havzaları kentsel yerleşmeyle mahvedilmiştir.                                                                                                         -Müteşebbisimiz, üretim yerine kısa vadeli spekülasyona yönelmiş, misyonu kaybetmiş, ülkesine güvenemez hale gelmiştir.                                                                                   -Dünyanın en pahalı enerjisi, haberleşmesi ile karşı karşıyayız.                                           

    g) Üretim faktörlerinin kalitelerini dünya seviyelerine çıkaracak, çok yükselmiş olan faktör fiyatlarını dünya ortalamalarına indirecek ekonomik tedbirleri ele alıp uygulamazsak, Türkiye üretim yapamaz. Yaparsa, içeride maliyet enflasyonundan, baskı altına alınsa da birikmiş devalüasyondan kurtulamaz.

      3. Görülüyor ki; Türkiye’nin ekonomide belirli hedefleri ve gelişim stratejileri yoktur.

Kısaca, Türkiye’nin ekonomi politiği yoktur. Yeni ve acil bir ekonomi politiğin temel ilkeleri şu şekilde olmalıdır.

  • Piyasa ekonomisi net bir şekilde tanımlanmalıdır.
  • Ekonomik veri tabanı yeniden ve doğru oluşturulmalıdır.
  • Faktör fiyatlarını minimize, faktör kalitelerini maksimize edilmeye yönelmelidir.
  • Realist bir ürün piyasası düzenlenmesi için de, mal ve hizmet üretimi spekülasyondan karlı hale getirilmelidir.
  • Mali sektöre amaç değil, araç vasfı kazandırılmalıdır.
  • Piyasa ekonomisi ile kamu ekonomisi, birbiriyle barışık ama iki ayrı unsur olarak ele alınmalıdır.                                                                                                                                   

      IV. Orta Vadede Ekolojik ve Eko-Ekonomik Gelişme Stratejisi

Son yüzyılın ikinci yarısında dünya ekonomisi yedi kat büyüdü. Uluslar arası ticaret hızla arttı. Ancak ne yazık, ki bu rekor ekonomik büyümenin bedeli, ekonominin dünyanın doğal sermayesini tüketmesi oldu. Bu ekonomik büyümenin sürdürülebilmesi için, ekonominin doğal destek sistemleriyle çatışmaması gerekiyor.

Oysa 21.yy başlarken doğal destek sistemleri çöküyor, doğal sermaye tükeniyor.

  • Dünya tarım alanlarının 1/3’ü üst toprağını kaybediyor.
  • Mera alanlarının %50’si aşırı otlatma nedeniyle çöle dönüşüyor.
  • Ormanlar tarım başladığından beri %50 azaldı.
  • Okyanus balık yataklarının 2/3’ü aşırı avlanmayla karşı karşıya.
  • Önemli tarım alanlarında, yer altı sularının aşırı pompalanması ve su seviyesinin düşmesi nedeniyle tarımsal veri düşüyor.
  • Fosil yakıtlar CO2 CO2 küresel ısınma, ısınma iklim değişiklikleri getiriyor, biyolojik çeşitlilik azalıyor.

Bu gidişle, küresel ısınma nedeniyle insanlık genişleyen çöllerle, yükselen denizler arasında sıkışıp kalacak.

Görülüyor ki mevcut ekonomik model sürdürülebilir değildir. Neslimizi bekleyen zor görev, ekolojisinin ilkelerini gözeten eko-ekonomiyi oluşturmaktadır.

Dahle diyor ki; “Sosyalizm, fiyatların ekonomik gerçekleri söylemesine izin vermediği için battı. Kapitalizm ise, fiyatların ekolojik gerçekleri söylemesine izin vermediği için batabilir.”

  • Fosil yakıta dayalı otomobil merkezli israf ekonomisi, dünya için geçerli bir model değildir. Alternatifi doğalgaz ara dönemi sonunda, rüzgar/güneş/hidrojen ekonomisine geçiştir.
  • Madde kullanımında; ormandan veya madenden gelen maddelerin çöpe gittiği çizgisel ekonomik modelden, “kullan geri dönüştür” medeline geçilmelidir.
  • Gıda sektöründe ise; doğal yapıyı daha iyi yöneterek, su verimliliğini artırmak, toprağı ve üst toprağı korumak biçiminde olmalıdırç
  • Eko-ekonomide havadaki CO2 miktarı sabit olacak, küresel ısınma şehirler, raylı sistemli insan merkezli şehirlere dönüşecektir.
  • Tarım devrimi dünyanın yüzeyini değiştirdi. Endüstri devri dünya atmosferini değiştirdi. Ufuktaki ekolojik devrim de insanın kafa yapısını değiştirecek, insanlar varlık ve ortam bilincine sahip olacak ekolojik dünya görüşü ve yaşam biçimine ulaşacaktır.      

Kanımızca, nüfus artışının ve küresel kirlenme ve ısınmanın zorunlu hale getirdiği eko-ekonomiye ve ekolojik topluma herkesten önce bireyi ve toplumu hazırlayacak bir gelişme stratejisi ülkemizin orta vadeli temel gelişme stratejisi olmalıdır. Ekolojik temelli toplumsal ve ekonomik gelişme stratejilerinde ön almak, bu virajda dünya ülkelerini sollamak ve merkez ülke olmak anlamına da gelmektedir.

BENİ BIRAKMA

BENİ BIRAKMA

Uyuyorum sana,

Uyanıyorum sana

Her anım sana…

Ama olmuyor böyle

Ayıp oluyor zamana..

Çiçekler açıyor sana

Karlar yağıyor sana

Baharlar sana,

Kışlar sana..

Tüm mevsimler

Ama olmuyor böyle

Ayıp oluyor zamana

Hep böyle yapacaksan eğer

Her zaman ‘’sen’’ olacaksan eğer

Hep zaman ‘’sen’’ olacaksan eğer,

Bilesinki

Zaman beni terkeder..

İşte o zaman,

Zamansız kaldığım zaman

Sadece sana kaldığım zaman

Beni bırakma

DERTLERİM AZGIN BU ARALAR

DERTLERİM AZGIN BU ARALAR

Dertlerim azgın bu aralar,

Sanki her gece

Sevişip çoğalıyorlar…

Sonra iş çıkışı dolmuş gibi

Ikış tıkış doluşup uykuma

Beni uykudan

Dışarı atıyorlar…

Bu yüzden

Uyuyamaz oldum bu aralar

Uyumaz gezer oldum

Elimde ışıksız fener

Azgın dertlerime çare arıyorum..

Ama zifiri karanlık her yer

Hiçbir çareyi göremiyorum

Yada, bıkmış benden çareler,

Kaçıp gitmişler

Bulamıyorum..

 

İşte böyle bu aralar,

Dertler azgın, çareler kaçak

Azgın dertler doluşmuş uykuma,

Kıvrılıp uyuyacak bir yer bile..

Bırakmamışlar bana…

Çare yok, çare yok

Çareler kaçak

Yine bu gece de

Ayakta sabah olacak..